Salı, Haziran 28, 2022

Home Team


Adam Sandler'ın yapımcılıkla yetinip başrolünü kankalarından Kevin James'e devrettiği "Home Team", bir önceki yazının konusu olan "Hustle"a nispetle daha başarılı bir spor filmi, ama bir dereceye kadar. Sean Payton isminde, amerikan futbolunun bilinen koçlarından biriyken karıştığı bir skandal yüzünden ligden uzaklaştırılan, bu süreyi oğlunun futbol takımına koçluk yaparak geçiren ve onları junior kategorisinde şampiyonluğa götüren gerçek bir karakterin öyküsüymiş burada anlatılan. Wikipedia'nın yalancısıyım tabii, dramatizasyon noktasında ne derece özgür davranmışlar araştırma zahmetine girmedim açıkçası. Kevin James iyi materyal bulduğunda komik olmayı başarabilen bir adam aslında ama burada tümüyle ciddiyete abandığı için hikayenin komedi yükü diğer aktörlere düşmüş ilginç bir şekilde. Bu noktada çocuk oyuncular filmin eğlence merkezini oluşturup hikayeyi gülerek izletmeyi başarıyorlar, kastingi yapan arkadaşı takdir etmek lazım, iyi bulmuş bu hergeleleri. 10 yıl öncesinin sevimsiz süt oğlanı Taylor Lautner'a da olgunluk yakışmış, efendi bir adam olmuş ama her ne kadar Sandler'ın yapım şirketinin kadrolu elemanı haline gelse de hala bir komedi insanı değil bence. 30 senedir piyasada olmasına rağmen halen bir arpa boyu yol kat edememiş Rob Schneider hikayenin gereksiz unsurlarından birini oluşturuyor, hakeza karısını oynayan Sandler'ın öz hakiki eşi Jackie Sandler da öyle. Diğer taraftan Sandler'ın yeğeni Jared (tam aile şirketi işletiyor adam), otel görevlisi rolünde filmin gizli yıldızlarından biri haline gelmeyi başarmış. Barındırdığı eğlenceli ögelere sırtını dayayaraktan iyi bir giriş yapıp eğlendirerek belli bir noktaya kadar götürse de üçüncü perdeye doğru gereksiz bir hıza ve geçiştirme kaygısına kapılıyor film. Sanki son kısmı yazmaya üşenmişler de direk finale atlamak istemişler gibi. Payton'ın karıştığı skandala çok girmeyip karakteri daha sevimli hale getirmek için üstünü geçiştirmeleri de hoş olmamış. Vakit geçirmek için izlenebilecek ama izlenmese de çok bir şey kaybedilmeyecek bir çalışma.

Pazartesi, Haziran 27, 2022

Hustle


Komedilerinden genelde çok hazzetmesem de ne zaman dramatik bir iş yapmaya yeltense kendimi ekranın başına kurulmuş halde bulduğum isimlerden birisi Adam Sandler. Jeremiah Zagar isminde yeni yetme bir yönetmenin elinden çıkma son filmi "Hustle" da bu noktada bir istisna olmadı ve Netflix'e düşer düşmez izledim. Geleceği parlak bir basketbol oyuncusuyken yaptığı bir hata sonucu hayalleri suya düşen, geri kalan yaşantısını bir gün antrenör olurum umuduyla parçası olduğu klüp için global düzeyde yeni yetenekler aramakla yıllarını geçiren Stanley Sugerman'ı canlandırıyor. Sugerman'ın son keşfi olan Bo, küçük bir kız babası devasa bir İspanyol ve Sugerman'ın teşvik ve gayretleri ile takıma girmek için ABD'ye geliyor ama ikilinin karşısına devamlı zorluk çıkaran Ben Foster tarafından canlandırılan klüp yöneticisi gibi tipler sayesinde bu yolculukları bir haylı çetrefilli hale geliyor ama bu tarz filmlerden bekleneceği üzere herkes mutlu sona ulaşıyor final itibariyle. Kullanılmaya müsait bir malzemeden hareket ediyor olsa son derece klişe bir şekilde ilerleyen ve kendinden önce gelen benzeri filmlerden ayrışmayı beceremeyen bir yapım olmuş "Hustle". Stanley Bo'yu keşfediyor, aralarında bir abi-kardeş ilişkisi kuruluyor ve mutlu sona ulaşılması için araya hengameler serpiliyor ama bu hengamelerin menşei olan patron karakterinin neden sebep bu denli gıcık hareket ettiğini anlamak pek mümkün olmuyor. Sırf hikayede bir negatif karaktere ihtiyaç duyulduğu için eklenmiş gibi bir hali var, varlığı ile yokluğu da bir zaten, bir noktadan sonra ortalıktan kayboluyor. Bir de bunu sahadaki versiyonu, asshole zenci karakteri var ama onun en azından motivasyonu daha net, rekabet; sadece onunla yetinebilinirmiş yani. Sandler  gene kendini vermiş rolüne ama karakteri çok da derinleştirilemediği için biraz beyhude çabalıyor ortalıkta. Eşi rolünün Queen Latifah'a verilmesine vesile olan her kimse de derhal kasting işini bırakması lazım zira ikilinin evli bir çift olarak zerre inandırıcılıkları yok, aynı şey ergen kızı oynayan aktris için de geçerli. Film NBA'den birçok ünlü ismi bünyesinde barındırıyormuş ama benim gibi basket cahili biri için anlam ifade eden bir durum değil maalesef bu. Gene de Bo'yu canlandıran Juancho Hernangómez hem temiz yüzlü ifadesi hem de karakterinin duygusallığını yansıtabilemesi noktasında beni etkilemeyi başardı, umarım oyunculuk işlerinin arkasını getirir. Bundan öte çok da bir şey vaad etmeyen vasat bir yapım ne yazık ki. 

Çarşamba, Haziran 15, 2022

The Northman


Son yılların yükselen isimlerinden Robert Eggers hakkında ne düşünürseniz düşünün adamın atmosfer yaratma noktasında belli bir mahareti olduğu su götürmez bir gerçek. "The Northman" da patlamakta olan bir yanardağı temaşa ederken distorte edilmiş bir dış sesle dinlemek üzere olduğumuz hikayeye dair yaptığı girizgahla daha ilk kareden itibaren sunum niteliği yüksek ambalajı ile seyircinin dikkatini üzerine toplamayı başarıyor. Her ne kadar sinemadaki karşılığı "Valhalla Rising" gibi hayal kırıklıkları ile dolu olsa da Viking tarihi her daim ilgi çekici olmayı başarabilen bir dönem. Mel Gibson'ın 10 yıl önce yapmaya niyetlenip imkan bulamadığı "Berserker"ı izleme şansımız kalmayınca üzüldüysek de Eggers'in bir Viking filmi yapacağı haberi birçok sinemaseverde heyecan uyandırmıştır tahminim. Öte yandan Eggers'in nev-i şahsına münhasır kişiliği vesilesiyle Nicolas Winding Refn misali bir "Valhalla Rising" faciasına imza atması da olasıydı gerçi ama nihai filmi görmüş olarak durumun böyle olmadığını rahatlıkla söyleyebilirim. Öte yandan karşımızda epik bir klasik olmadığını da belirtmek lazım.

Kral babası amcabeyince katledilince kaçıp kurtulmayı becerse de köle olarak büyüyen Amleth'in babasının intikamını almak için doğduğu topraklara geri dönüşünün hikayesi eski bir Nors meseliymiş esasında ve Shakespeare'nin Hamlet'i yazarken kullandığı esin kaynaklarından biriymiş. Lafa krallıkla falan girince insan bir noktada sürgün prensin kendi milis ordusunu kurup sadece amcasını haklamakla kalmayıp hanedanlığını da eline alacağı epik bir serüven beklentisine giriyor ama filmin ortasına doğru öğreniyoruz ki amca kişilik zaten çok da uzun bir süre hükümran olamayıp kaybetmiş krallığını, çoluğu çocuğu ve hizmetçileriyle kendi çiftliğine çekilmiş. Ondan sonrası Amleth'in bir köy kadar ahaliye korku salmasının hikayesi haline geliyor ve Eggers filmi bir dolu saykedelik imajla doldurup istediği kadar sürreel hale getirmeye çalışırsa çalışsın hikaye çapındaki bu düşüşün oluşturduğu kaybı silkelemeyi başaramıyor. Yazık da olmuş aslında. Eggers'in fiks görüntü yönetmeni olan Jarin Blaschke 35 mm filmle harika imajlar yakalamayı başarmış. Tek planla kotarılmış bir dolu ilgi çekici seans  mevcut. Ethan Hawke, Nicole Kidman, Willem Dafoe ve Claes Bang'in de içinde bulunduğu göz alıcı bir oyuncu kadrosu da var. Bunlara rağmen film belli bir seviyenin üstüne çıkmayı bir türlü beceremiyor maalesef. Tarihi filmlerle alakalı genel bir sıkıntı bu aslında; özgün işlerle bilinen yönetmenler tarihe el attıklarında mümkün olduğunca otantik takılmaya çalışıyorlar ama işin dramatizasyonu da zarar görüyor bir noktada. Bir kere izleyip unutmalık. 

Cuma, Haziran 10, 2022

Milius (2013) - Joey Figueroa & Zak Knutson


John Milius bugünün Hollywood'unu şekillendirdiği söylenebilecek 70'ler Amerikan sinemasının önemli aktörlerinden biri esasında. Üniversite yıllarından başlamak üzere dönemin sakallı dahileri Spielberg, Scorsese, Coppola ve Lucas'ın oluşturduğu has dairenin önemli figürlerinden biri haline gelen Milius senaryosunu yazdığı "Jeremiah Johnson", "Apocalypse Now" gibi filmlerin yanı sıra hikayesine bir noktada katkıda bulunduğu "Dirty Harry", devam filmi "Magnum Force" ve "Jaws" gibi yapımların edindiği muazzam başarı sayesinde dönemin en gözde yazarlarından biri haline gelmeyi başarmış, bu pozisyonunu da yazdıklarını yönetmek için kullanarak "Dilinger", "The Wind and The Lion" ve Big Wednesday" gibi sevenleri olsa da bugün pek hatırlanmayan filmlere imza atarak noktalamış 70'leri. Yönetmenlik alanında istediği başarıyı 80'lerin ilk yarısında "Conan the Barbarian" ve "Red Dawn" gibi bugün kült haline gelmiş iki filmle yakalamış olsa da sektörde yaşanan değişimlere ayak uyduramaması, liberalliğiyle bilinen Hollywood'da açıkça sağcı olduğunu ifade eden birinin ayakta durabilmesinin yegane yolu olan gişe başarısı yüksek işlerle bilinmiyor oluşu ile birleşince yavaş yavaş piyasadan yavaş ismi cismi kaybolmuş Milius'un.


Milius belgeselinin yönetmenleri Joey Figueroa ve Zak Knutson'u bu filmi yapmaya iten en önemli hususlardan biri de bu olmuş esasında. 70'ler gibi formatif bir dönemin önemli aktörleri olmakla kalmayıp son 50 yıllık Hollywood sinemasını şekillendirmeyi de başarmış Spielberg, George Lucas, Francis Ford Coppola ve daha niceleri John Milius'u tandıkları en iyi hikayecilerden biri olarak kabul ettiklerini açık seçik beyan ediyor olsalar da kariyeri boyunca bu isimlerin hiçbirinin kalibresine ulaşabilmiş bir isim değil John Milius. Yapım ekibinin bunun sebeplerini genel olarak ilk paragrafta da belirttiğimiz hususlara dayandırdıklarını söylenebilir. John Milius senaryo yazarlığının yanı sıra yarattığı silah meraklısı, faşizanlığa öykünür derecede sağa meyilli bir persona ile de tanınmış egzantrik birisi. 70'lerin "laissez faire laissez passe" ortamında bunlar tahammül edilebilir olsa da 80'lerle birlikte daha attığı adımın hesabını bilir bir hale gelmiş stüdyo sisteminde kendine yer bulmakta zorlanmış kendisi. Bunun "Conan" ve "Red Dawn" gibi belli ölçüde ilgi toplamış filmlerin akabinde gerçekleşmiş olması çok ilginç geldi bana gerçi. Belgesel bunun sebebinin "Red Dawn"ın arsız bir şekilde sağcı bir yapım olmasına  bağlıyor gibi ama neticede Amerikan tarihinin en şahin başkanlarından olan Reagan'ın hüküm sürdüğü, "Rocky 4"lerin, "First Blood"ların, Chuck Norris'lerin cirit attığı bir dönemden bahsediyoruz. Mantıken Milius'un bu ortamda kabak çiçeği gibi açılması lazımdı ama bir şekilde gerçekleşmemiş. Öte yandan sektörüm birçok duayeninin gözünde konumunu hala hiç bir şekilde kaybetmediğini de görüyorsunun belgeseli izlerken. Milius 2011'de inme yaşadıktan sonra konuşma ve yazma yetisinin ciddi şekilde yara almasının Spielberg'de yarattığı hüznü konuşurken gözlerinde görebiliyor, üniversite yıllarından beri yakın arkadaş olan George Lucas'ın kendisinden bahsederkenki hürmetini hissedebiliyorsunuz. Zaten bir nevi yıldızlar geçidi gibi belgesel; Scorsese, Coppola, Paul Schraeder, Sydney Pollack, Eastwood, Oliver Stone, Robert Zemeckis, Michael Mann, Randal Kleiser, Bryan Singer, Kurt Sutter, Harrison Ford, Arnold Schwarzenegger, Charlie Sheen, James Earl Jones, Powers Boothe, Sam Elliott, Richard Dreyfuss, Walter Murch, Lorenzo Di Bonaventura, Mike Medavoy, Kathleen Kennedy ve bu isimlerin arasında varlığı biraz eğreti dursa da Stallone ilk elde sayılabileceklerin bazıları. Hollywood sinema tarihine kıyısından köşesinden meraklı herkesin göz atması gereken bir yapım.


Salı, Nisan 26, 2022

Moonfall


"2012"nin çıktığı vakitler bunun yapacağı son felaket filmi olacağını, o yüzden ne kadar doğal felaket varsa hepsini "2012"ye doldurmaya çalıştığını belirtmişti Emmerich. Fakat aradan geçen vakitte ekstra bir "Independence Day" yaptığı yetmemiş gibi yeni bir felaket filmiyle daha karşımızda kendisi. Bu seferki Emmerich kıyamet senaryosunda canımız ciğerimiz, mehtabımızın menşei, uydumuz ayın yörüngesi dünyaya gitgide yakınlaşmaya başlar, haliyle yerçekiminde sapıtmalar, tsunamiler vs. yeryüzünde hayatı alt üst eder. Sonradan öğreniriz ki komplo teoristlerinin iddia ettiği gibi ayın içi boştur ve içinde gezinen bir nano yığını söz konusu yörünge sapıtmasına sebep olmaktadır. Bunun hakkından gelmek için de Halle Berry, Patrick Wilson ve John Bradley tarafından canlandırılan esas kahramanlarımız da aya gidip bir EMP bırakmanın en ideal çözüm olduğuna kanaat getirirler.


Yönetmenin diğer filmlerinde olduğu gibi burada da birçok yan karakter hikayeye doldurulup birkaç ayrı kanaldan film sürükleyici hale getirilmeye çalışılmış; Patrick Wilson'ın oğlu (Charlie Plummer), eski eşinin yeni kocası (Michael Pena), Halle Berry'nin sırf Çin'deki hasılat düşünüldüğü için Çinli bir aktris tarafından canlandırıldığı aşikar olan dadı karakteri, bir ara Halle Berry'yi ayın gerçek yüzüne ilişkin aydınlatıp daha da görünmeyen Donald Sutherland vs. Normalde bu çeşitleme işini fena kotarmaz yönetmen ama buradaki karakterler diğer filmlerindekileri ya çok andırıyor ya da birebir aynısı hepsi. Dolayısıyla filmin temposunu düşürmekten başka bir işe yaramıyorlar ve kamera tekrar aya dönsün yüzünü diye bekliyorsunuz. Fena da bir oyuncu kadrosu yok aslında ama senaryonun karakter bazındaki kifayetsizliği performansları da etkilemiş, normalde girdiği her işe canlılık katmayı beceren Patrick Wilson bile tutuk burada. John Bradley'nin karakterine de ekstra parantez açmak lazım zira Bradley'nin sempatik bir aktör olması durumu hafifletiyor olsa da  bilgisi olmayıp fikir sahibi olan, dışardan baksanız zırdeli diyeceğiniz bir tipi filmin kahramanı haline getirmek ilginç bir tercih. 
 


Tıpkı "Midway" gibi "Moonfall" da Emmerich'in stüdyolardan yüz bulamayınca bağımsız kanallardan bütçesini denkleştirme yoluna gittiği bir yapım. Artık yapmak istediği filmleri stüdyo sistemi içinde gerçekleştirmekte zorlandığı aşikar olan yönetmenin bağımsız olarak maliyetli filmler yapma işini de daha ne kadar sürdürebileceği şüpheli zira film 150 milyon dolara yaklaşan bütçesinin ancak üçte biri kadar hasılat yapabildi global olarak. Geçenlerde katıldığı bir panelde filmin gişe performansından bahisle sadece çizgi roman filmlerinin iyi hasılat yaptığı bir ortamın hiç de iyi olmadığından falan dem vurmuş kendisi ama işlerin bu noktaya gelmesinde en çok payı olan isimlerden biri olmasının yanı sıra ısrarla hatalarından ders almamakta diretiyor yönetmen. 


Yaptığı filmlerle dünyanın parasını kazanmış ve kazandırmış  bir ismin mevcut sinema seyircisi profilindeki değişimleri de idrak edebilmesi lazım. "Independence Day" dünya çapında bir fenomen oldu çünkü kötü bir film olmasına rağmen seyirciye daha önce şahit olmadığı sahneleri gösterek takdirini kazanmıştı. "The Day After Tomorrow" ve "2012" gösterime girdiği zamanlar bile dünyanın yerle yeksan edilişi aşırı sıklıkla gördüğümüz şeyler değildi beyazperdede. Bu yüzden her iki film de seyirciden rağbet görmeyi başarmıştı. Ama şimdi yıl olmuş 2022, çizgi roman filmleri aksiyonundan tut komedisine, içinde felaket filmlerinin de bulunduğu neredeyse tüm janrları kapsayacak bir şekilde ambalajlanıp seyirciye sunuluyor 10 yılı aşkın bir süredir. Böyle bir ortamda "Moonfall" seyirciye bir "Man of Steel" ya da "Avengers" filminde kat kat daha abartılı halini gördüğü yıkım görüntülerinden daha farklı ne vaad edecek? Daha 5 yıl önce "Independence Day:Resurgence" ile yıkım pornosu işini artık komedi düzeyine çekecek şekilde suyunu çıkarıp (Çin anakarasını alıp Avrupa'nın üzerine devirmek nedir Allah aşkına) seyirciden ağzının payını almıştı halbuki, tekrar aynı hatayı yapmak neden? 
 

Gerçi hakkını yemeyelim, "Moonfall" felaket filmi gibi başlayıp garip bir bilimkurgu fantazisine evriliyor. (SPOILER!!) Son perdede öğrendiğimiz ayın yapay zekayla insanlık arasında çık eskilere dayanan bir savaşın son kalesi olması ve bunu tarihi gibi hikaye salvoları beni eğlendirmedi değil. Öte yandan bu konseptin büyük bütçeli bir blockbusterdan ziyade kült olmaya namzet bir film için daha ideal olduğu da açık ki zaman geçtikçe benzeri bir ilgi toplayacağını düşünüyorum ben "Moonfall"un. Gel gör ki filmi komple ifşa etmemek için pazarlama kısmında bunlara hiç değinilmedi muhtemelen ve fragmanlardan insanların gördüğü bir başka yeşil ekranda yaratılmış yanıp yıkılan dünya görüntüsü oldu. Sorunun bir diğer ayağı da bu zaten. 
 

"Moonfall" çok belli ki Emmerich'in istediği bütçenin altında çekilmiş ve eldeki kaynakların kıtlığı özel efekt ekibinin sırtındaki yükü daha fazla arttırmış, bu da ekrana yansıyan görüntülerin gerçekçiliğini de ister istemez zedeliyor. Asıl önemli husus ise artık o kadar standart bir format haline geldi ki CGI, ışığın karakterlerin yüzüne yansımasından bunun tümüyle stüdyo ortamında çekildiği bilgisini direk beyne gönderiyor gözlerimiz, artık seyirci olarak bu konuda eğitimli hale geldik. Hal böyle olunca perdede kopan kıyametin piksellerden ibaret olduğunu ve karakterlerin içinde bulunduğu tehlikenin ne derece suni olduğu noktasında da daha bir ayık oluyoruz ister istemez. Michael Bay'in yapmayı tercih ettiği gibi gerçek lokasyonlarla özel efektleri birleştirmek bu kadar mı zor, yoksa birçok stüdyo yönetmeninin sahip olduğu tembel sinemacılık hastalığından Emmerich de mi muzdarip? Cevap gayet aşikar gibi.
 

Allah biliyor, "Moonfall" merakla beklediğim bir filmdi. Pek saygı görmese de formunda oldu mu eğlenceli işler çıkarabilen bir yönetmenin elinden, sevdiğim bir janrın başarılı bir örneğini izleyeceğime dair bir inancım vardı. Karşıma çıkansa üçüncü perdesinde yaptığı hikaye hamleleri ile benzerlerinden ayrılma noktasında sıkı bir gayret gösterse de gerek sıkıcı karakterleri gerekse de artık tercihinize göre demode ya da klişe kabul edilebilecek sinemasal tercihleriyle farklı bir şey ortaya koyma şansını heba eden bir yapım oldu.

Pazar, Nisan 24, 2022

Metal Lords


Kim derdi ki "GOT"un D.B.Weiss'i metalci çıkacak? Diziyi "bitirdikten" sonra bir süre sesi soluğu çıkmayan Weiss'ın o esnada boş durmayıp yazdığı ve "Nick&Norah's Infinite Playlist"ten tanıdığımız Peter Sollett'a yönetmenliği teslim ettiği "Metal Lords"ın merkezinde iki yakın arkadaş yer alır. Okulda pek sevilip tutulan bir insan olmayan Kevin'in (Jaeden Martell) en yakın arkadaşı Hunter (Adrian Greensmith) da kendisi gibi bir tutunamayandır ama Kevin'den farklı olarak bu durumdan gurur duyar; lise ahalisi bir dolu et kafalı sefilden ibarettir ona göre. Aile hayatından yana da çok şanslı olmayan Hunter'ın en büyük tutkusu metaldir ve şimdilik sadece Kevin'le kendisinden ibaret olan grubuyla "Battle of Bands"i kazanmak en büyük hayalidir. Kevin'ın ne metale ne de müziğe aşırı ilgisi yoktur esasında, bando grubunda trampet çaldığı için bagetleri eline tutuşturur Hunter. Gene de Hunter'ın çalışsın diye ödev verdiği metal klasikleri üzerinden bateri kabiliyetini geliştirir ve  bunun sayesinde bir kız arkadaş edinmekle (Isis Hainsworth) kalmadığı gibi okulun hem en popüler hem de görünüş itibariyle en efendi çocuklarından Clay'den kendi pop grubunda bateri çalması için davet bile alır.  Okuldaki sosyal seviyesindeki bu değişim Kevin'ın hoşuna gitse de kendisiyle aynı hissiyatta olmayan en az bir kişi vardır; Hunter.


Weiss'ın senaryosu ilgisini daha ziyade Kevin'a odaklamış durumda, bu sebepten motivasyonu en net olan karakter o. Her liseli gibi sosyalleşmek, karşı cinsle belli ölçüde bir münasebet ona gayet cazip geliyor ve Hunter'ın aksine bunlara ihtiyacı yokmuş gibi hareket etmekten de kaçınıyor. Kafası karışık olsa da ne istediğine dair daha net bir fikri olan ve yeri geldiğinde de bunu ifade etmekten çekinmeyen, özdeşleşmesi daha kolay bir figür. Öte yandan Hunter emo liseli tipinin vücut bulmuş hali; sırf isyan etmek için isyan ediyor bir şeylere ve çoğu zaman da mesnetsiz tepkilerin insanı olmaktan öte gidemiyor. Filmin sonuna doğru bu triplerinden sıyrılıp efendileşiyor gerçi ama o dönüşüm de biraz fazla hızlı bir şekilde gerçekleşiyor açıkçası. İkilinin arasındaki gerilimin en büyük kaynağı olan Kevin'in kız arkadaşı ve grubun müstakbel çellocusu Emily de olayları dramatize etmekten öte bir işlev görmüyor hikayede. Onun da kendi çapında sıkıntıları oduğunu görebiliyoruz ama çok da derine inilmiyor maalesef. Oyuncu seçimleri de biraz tartışmaya açık bu noktada ama sorun aktörlerden çok senaryo kaynaklı gibi durunca çok da bir şey denmiyor. Gerek Martell gerekse de Greensmith briaz fazla androjen tipli çocuklar, fragmanı izlerken çok da içime sinmemişlerdi açıkçası ama filmi izleyince biraz önyargılı yaklaştığımı farkettim, özellikle Martell gayet başarılı bir iş çıkarmış. Isis Hainsworth de başta biraz yadırgatsa da finale doğru kendine ısındırmayı başarıyor. Yan rollerde bir metal efsanesini canlandıran Joe Manganiello ve hakikaten birer metal efsanesi olan Kirk Hammett, Tom Morello, Rob Halford ve Scott Ian'ı görmek de güzeldi. Efsane demişken film adına yaraşır bir şekilde metal müziğin klasiklerine bir saygı duruşu niteliğinde. Metalin popüler olmaktan çok niş bir müzik türüne dönüştüğü ve gençlerin hiphopla popun müptelası oldukları bir dönemde iki liseli gencin metal müzikle kendilerini tekrar tanımlamaya çalışmalarını izlemek filmin eksiklerine rağmen güzel bir his. Metalle alakası olmayan bir dolu ergenin finalde kendilerini pogo yaparken bulmalarını izlemek her ne kadar pek gerçekçi olmasa da itidalli bir metalci için kaçırılmaması gereken bir deneyim.

Pazartesi, Nisan 18, 2022

Anonymous (2011) - Roland Emmerich


"Band of Brothers" ve "A Mighty Heart" gibi filmlerin senaryosuyla bilinen John Orloff, Shakepeare'in kendisine atfedilen klasiklerin gerçek yazarı olmadığı teorisinden hareket eden ve ilk adı "Soul of The Age" olan senaryosunu esasında 90'larda yazmış ama "Shakespeare In Love" filminin popüleritesine denk geldiği için kimse projeye yüz vermemiş o vakitler. Orloff'un Roland Emmerich'le tanışıp projeyi anlatmasına kadar süren bu durum Emmerich'in dahliyle sona ermiş olsa da filmin yapılması birkaç yılı bulmuş gene de. Stüdyoların gönülsüzlüğü karşısında önceki filmlerinin gişedeki başarılı performansları sayesinde filmi kendi cebinden finanse edebilmiş yönetmen. 


Shakespeare'in yazarlığı sorunsalı başlangıcı 19 yüzyıla kadar geriye giden bir olgu olsa da sinemada bunu direk konu edinen ilk film Emmerich'inki galiba, yani başka varsa da ben denk gelmedim. Bu iddianın bilinen savunucularından olan aktör Derek Jacobi'nin canlandırdığı isimsiz karakterin anlatısıyla açılan film bizi 16 yüzyıl İngiltere'sine götürüyor. Artık iyice yaşlanmış olan Kraliçe Elizabeth'in etrafında süregelen bir güç mücadelesi var ve iki belirgin taraf gözlerini tahta dikmiş durumda. Bunlardan birisi kraliçenin gençliğinden beri yanında yer almış ve tahtın varisi olarak İskoçya Kralı James'i destekleyen, kadim danışmanı William Cecil (David Thewlis) ve oğlu Robert (Edward Hogg). Diğer taraftaysa kraliçenin gayrımeşru oğlu olduğu söylentisi ayyuka çıkmış olan Essex Kontu Robert (Sam Reid) var. Robert'a olan desteği politik görüşlerinden çok daha derin bağlara dayanan Oxford Kontu Edward de Vere (Rhys Ifans) bir iç savaş ihtimalinden endişe duymasının yanı sıra esasında kayınpederi olan William Cecil'a karşı uzun yıllara dayanan bir kini var. Çocukluğundan beri kraliçenin etrafında bulunma şansına erişmiş olan Edward'ın kendisine ilgisi bir noktada hayranlığın ötesine geçiyor ve aralarındaki ilişki kraliçenin hamileliği ile sonuçlanınca Cecil hemen olaya müdahele edip ikisini ayırmanın bir yolunu buluyor. Bunu hiç bir zaman unutmamış olan De Vere hem kraliçenin hem de Cecil'in son demlerinde onların ayağını kaydırmayı politik ya da askeri yollarla değil de sözlerle yapmaya karar veriyor ve birbiri ardına yazdığı, her biri müdahele etmek istediği politik durumlarla göndermelerle dolu oyunlarını başka bir yazarın adı altında halkın önüne çıkıyor. Bu yazarın adı Shakespeare tabii ki. Film Shakespeare'in bu oyunları yazabilecek kapasitede olmadığının altını çizmek için onu hem kifeyetsiz hem de yeni bulduğu ünü korumak için herşeyi yapabilecek tıyniyette muhteris birisi olarak betimlemekten imtina etmemiş. Öte yandan İngiltere tarihinin en önemli figürlerinden olan Kraliçe Elizabeth'in de çok kolay etki altında kalan, birileriyle düşüp kalkma konusunda da çok da dikkatli olmayan bir karakter olarak sunulduğu aşikar.


Filmin öne sürdüğü tezler akademik çevrelerin göz devirerek kaale almadığı iddialar olsa da filmin çekileceğinin duyurulmasından görücüye çıktığı tarihe kadar filmi birçok açıdan eleştirmeyi de ihmal etmemişler. Ne İngiltere tarihi ne de Shakespeare'e hakim birisi değilim ama okuduklarımdan anladığım kadarıyla tarihsel gerçeklikleri filmin öyküsüne uydurmak için çekip büzüştürmekten eline sakınmamış film ekibi. Öte yandan bu noktaya çok takılmayıp filmin tezini önyargısız bir şekilde kulak verdiğinizde ikna olmasanız bile Shakespeare'in ilgiye mazhar bir figür olduğu kanaatiyle filmi bitirmeniz bir hayli muhtemel.


Orloff'un senaryosu Edward'ın çocukluğundan başlayarak hayatının farklı evrelerini kraliçe ile ilişkisi üzerinden seyirciye aktarırken eserlerin nasıl ortaya çıktığına dair altyapıyı oluşturmanın yanı sıra İngiliz tarihine yarışır bir şekilde entrikaların birbirine girdiği, sürprizlerle dolu politik bir öykü anlatmayı da başarıyor. Ne zaman kendisi tarafından yazılmamış bir senaryoyu ele alsa değişik bir kulvara yelken açan Roland Emmerich ilk kez bu filmle yeteneklerini sergileyebileceği bir senaryo ile çalışma şansı yakalamasında mütevellit kariyerinin en iyi işçiliğine imza atıyor. O kadar ki tıpkı oyunları Shakespeare'den başka birisinin yazması gibi filmi de başkası mı yönetti acaba diye çıkmış eleştiriler var. Tamamı Berlin'deki Babelsberg stüdyolarında Arri dijital kameralarla çekilen "Anonymous" dönemi büyük bir titizlikle perdeye taşımayı başarıyor ki ben normalde sanal fonlarda çekilmiş tarihi filmlerin büyük bir hayranı sayılmama rağmen buradaki görsellikten etkilenmeden edemedim. Tiyatro kökenli İngiliz aktörlerden müteşekkil oyuncu kadrosu bir iki ıska dışında (Jamie Campbell Bower ve Sebastian Armesto) hem dönemi hem de Shakespeare'in oyunlarının hakkını veriyorlar. Özellikle oyunların sahnelendiği Rose tiyatrosunda gerçekleşen sahneler hem o dönem bu oyunların halk üzerindeki etkisini göstermek, hem de iyi yazılmış kelimelerin ne kadar güçlü olabileceğinin altını çzimek babında çok iyi çekilmiş bölümler. Emmerich de bir nevi bu üstada sırtını yaslayarak içindeki tüm sanatsal hassasiyetleri perdeyi döküş nakış gibi işlediği hikayesini seyircisini ayrıntıya boğmadan anlatabiliyor. Maalesef yönetmenin adını duyar duymaz kanaatini oluşturan dar kafalı eleştirmen çevrelerinde film hak ettiği değeri görmediği gibi gişede de bütçesini çıkaramamıştı zamanında. Bu materyali başka birisi filme almış olsa nasıl tepki alırdı acaba diye insan düşünmeden edemiyor.

Cumartesi, Nisan 09, 2022

İkizler 1997: Dante's Peak vs. Volcano


"Independence Day" daha gişeye çıkmamışken iki ayrı yanardağ filminin çekimlerine başlanmıştı bile. Bunlardan ilki 97 Ocak ayında gösterime giren "Dante's Peak", diğeri de ondan 3 ay sonra seyirciyle buluşan "Volcano"ydu. Hollywood'un o dönem faal stüdyo yönetmenlerinden olan, hala aktif olsa da eskisi kadar rağbet görmeyen zanaatkar Roger Donaldson tarafından çekilen "Dante's Peak" volkan bilimcisi Harry'nin (Pierce Brosnan) 9 yıl öncesinde Kolombiya'da bir yanardağ patlamasında nişanlısını nasıl kaybettiğini göstererek hikayesine giriş yapar. Sonrasında pek bir yere varmayan ve karakterin film içindeki genel izleği itibariyle biraz manasız duran bu ayrıntıdan sonra sönmüş bir yanardağın eteklerinde kurulan ve adını filme veren bir kasabada artmaya başlayan sismik aktiviteleri kontrol etmek için gönderildiğini gördüğümüz Harry, kasabanın çekici ve dul, 2 çocuk annesi belediye başkanının rehberliğinde ölçümlerine başlayan Harry çok geçmeden yaklaşmakta olan bir felaketin izlerine rast gelip kasaba halkını alarma geçirse de yanılması halinde bu alarm halinin ekonomik yansımalarının kasaba için asıl felaket olacağı konusunda kendisine fırça atan amiri tarafından bloklanır. Uyarıları kaale alınmayan iyi niyetli bilim adamı klişesi felaket filmlerinde çokça karşılaştığımız bir şey olsa da Harry haklı çıkıp volkan gerçekten patladığında saçma kararlar alma vazifesini bu sefer başkanın çocuklarıyla kayınvalidesi alır ve yanardağın eteklerine onları kurtarmak için gitmek durumunda kalır ikili. Sonrasında asit havuzuna dönüşen bir gölde erimekte olan bir tekneyle yolculuk, kaynananın kendini feda etmesi sayesinde herkesin ölümüne sebebiyet vermeden nihayete erse de gene kasabayı boşaltma aktivitelerinin gerisinde kalan ikili ve çocuklar bir tünelde sıkışıp kalırlar. Neyse ki Harry'nin arabasına almayı akıl ettiği bir uyarı cihazı sayesinde yardım ekibi kendilerine ulaşmayı başarır ve film mutlu sonla biter.


Brosnan'ın bir bilim adamı için biraz fazla iyi görünümlü olması "Dante's Peak"i inandırıcılık noktasında biraz farklı bir noktada konumlasa da aktörün bizim çocukluğumuzun ikonlarından olan Linda Hamilton ile kimyası gayet yerindedir ve iki yıldız isim filmi sırtlamayı başarırlar. Öte yandan filmin esas yıldızı çoğunluğu  pratik olarak gerçekleştirilmiş olan felaket efektleridir. Aradan geçen 25 yıla rağmen halen görkeminden birşey kaybetmemiş olan bu sahneleri izleyip tümüyle CGI da yaratılmış San Andreas gibi modern felaket filmleriyle "Dante's Peak" karşılaştırıldığında pratik vfx'in kaybolup gitmekte olan bir zanaat olmasına hayıflanmamak elde değildir. Yönetmen Roger Donaldson da filminin tempo ve gerilimini ayarlamakta çok ustadır, görüntü yönetmeni Andrez Bartkowiak ile birlikte Linda Hamilton'ın ödül törenine yetişmesi, patlamadan sonra askerlerin şehre geldikleri sahne gibi şahane birkaç plana da imza atarlar. Dutch açısını lüzumundan fazla kullandıkları su götürmez bir gerçek olsa da ikilinin proje için çok ideal bir seçim oldukları aşikardır. Bir Felaket filminden bekleyeceğiniz herşeyi fazlasıyla sunmasına rağmen bugün hakkı fazla teslim edilmeyen, meraklılarınca keşfedilmeyi bekleyen 90'lar popüler sinema örneklerinden biridir "Dante's Peak".


"Volcano"nun yönetmen koltuğunda ise daha çok "Bodyguard"la bilinse de aslında bugün artık bir klasik kabul "Threads" başta gelmek üzere birçok iyi televizyon filmiyle isim yapmış olan Mick Jackson yer alır. 1943 yılında Mexico City'de durduk yere ortaya çıkan ve takip eden 9 yıl boyunca aktif kalan Paricutin yanardağından esinlenerek yazılmıştır senaryo. Los Angeles'ta metro çalışmalarında yer alan bir grup işçi bir deprem sonrası feci şekilde yanarak can verince şehrin acil durumlardan sorumlu biriminin başında yer alan Mike Roark (Tommy Lee Jones) olayla ilgilenmesi istene ilk kişilerden olur. Yardımına başvurduğu jeolog Amy (Anne Heche) şehirde bu aralar yoğun olarak gerçekleşmekte olan depremlerin yer kabuğunda yeteri kadar açılmaya sebebiyet verip magmanın şehrin kanallarında dolaşmaya başladığını ve bir noktada patlamasının an meselesi olduğu noktasında Mike'ı uyarsa da Mike tarafından gerçiştirilir ve tabii ki çok geçmeden Amy haklı çıkar, Mike da kızıyla birlikte kendisini felaketin ortasında bulur. Rodney King ve L.A. ayaklanmasından 4 yıl sonra çekilen film ırkçı olduğu aşikar bir polisle tutukladığı bir zencinin felaket karşısında el ele verdiği bir sahne barındırması ve yan rollerden doktor karakterini asya-amerikalı bir oyuncuya teslim etmesi cihetiyle de politik doğruculukla naiflik arasında salınan bir etnik çeşitlilik algısını da içerisinde barındırır. Jackson'ın yönetimi bir Roger Donaldson dinamizminden yoksundur ve efekt çalışması da "Dante's Peak" kadar başarılı değildir. Öte yandan ilginç bir çıkış noktasından hareket ederek seyircisine eğlenceli bir 90 dakika geçirtmeyi de bilir yönetmen. Yan rollerde henüz yıldızları bugünkü kadar parlamamış olan bir Don Cheadle ve John Carroll Lynch'in ın yanı sıra Keith David ve Gaby Hoffman'ın da aralarında bulunduğu oyuncu kadrosu, rakibinden öne geçmeyi başardığı noktalardan biridir. 


Eğer araştırma zahmetinde bulunursanız her iki filmin de bilimsel açıdan bir dolu hatayla dolu olduğunu görmeniz mümkün olsa da ikilinin içinde "Dante's Peak"in bilimsel manada muadilinden daha gerçekçi olduğu belirtilegelmişdir. "Volcano" dünya çapında  122 milyon dolar hasılat yaparken "Dante's Peak" 179 milyona ulaşmayı başarmıştır ve bundan öte diğer kıyaslarda da "Dante's Peak" bariz bir üstünlük kursa da "Volcano" da tümüyle başarısız addedilemeyecek kendi ölçeğinde vakit ayırmaya değer bir yapımdır.