Cuma, Mart 29, 2019

Project Blue Book


Robert Zemeckis'in yapımcısı olduğu History Channel menşeli "Project Blue Book", 50'li yıllarda geçen UFO fenomeni üzerine bir dizi. Gönüllerin "Littlefinger"ı Aidan Gillen tarafından canlandırılan Allen Hynek gerçek bir karakter, aynı zamanda Project Blue Book da soğuk savaş döneminde uygulamaya konulmuş gerçek bir program. Hynek'in bu projenin içince yer aldığı dönemden kalan hatıralarından uyarlanan dizinin nereye kadar olan kısmı gerçek, kurmacası nerede başlıyor bilmiyorum açıkçası, araştırmasını yapmadım. Ama dizinin kronolojisine göre Hynek ve Yüzbaşı Quinn (Michael Malarkey) projeyi yürüten iki görevli. Uzaylılarla temas hadiselerini araştırıp makul bir açıklama getirmekle yükümlüler zira soğuk savaşın en heyheyli günlerinde Amerikan ordusunun istediği en son şey uzaylı paniği. Tabi hikaye ilerledikçe mızrağın çuvala sığmadığı noktalara ulaşıyoruz ve işler çetrefilleşiyor. Sezonun ilk yarısı itibariyle her hafta gerçekten yaşanmış bir hadisenin üzerinden ilerleyen, bir nevi "monster of the week" şemasını benimsemiş görünen dizi ikinci yarısı itibariyle ordu, sovyet ajanları ve gizli örgütleri de içine alan daha genel bir komploya yöneliyor. Açıkçası dizinin başlarda iyi tutturduğu gizem ve gerilim duygusunun sonlara doğru bocalamasına da
sebep oluyor bu durum. Karakterlerin motivasyonları çok flu ve oluşan paranoya atmosferine pek de olumlu yönde hizmet etmiyor. Ayrıca neredeyse hiçbiri hakkında umursamamızı gerektirecek özelliklere sahip değiller. Hynek ve ailesi için endişelenmemiz gerekir normalde ama Gillen'ın GOT'taki karakterinden kalan izlenimin tazeliğinden midir yoksa performans tercihlerinden kaynaklı bir durum mu bilmiyorum ama hiç bir şekilde bir aile babası hissiyatı uyandıramadı ben de. Acaba gerçek hayatta çocuksuz, ailesiz bir insan da o mu oyunculuğuna sirayet etti diye düşündüm ama varmış çocukları, gayet de seviyor. İlginç bir durum; karakteri meczup, kendi halinde bir bilim adamı şeklinde portreleseler daha iyi olurdu diye düşündüm çoğu yerde. Hynek'in eşi karakterine hiç girmesek daha iyi bile olabilir çünkü hem birbiri ardına aptal tercihler yapıp insanı delirtiyor hem de seçilen oyuncunun Gillen'la zerre kimyası yok. Yüzbaşıyı oynayan Malarkey de karakterine belli bir karizma katmayı başarmakla birlikte bazen çok kasıntı bir görüntü de veriyor, Yüzbaşı da ihtiraslarının peşinde bir savaş gazisi olduğu için salınımlı, gelgitleri çok bir arkadaş, nerede duracağını bilemeyen bir yapısı var. Velhasılı, kasting sıkıntılı. Dizinin yönetmenleri Pete Travis, Alex Graves, Robert Stromberg gibi televizyon dünyasının emektar isimlerinden müteşekkil ama, hikayeye hizmet eden onun dışında çok da göze batmayan bir bir yönetmenlik var genel olarak, görüntü  ve sanat yönetmenliğinin kurduğu görsel dünyanın üzerine çok da bir şey ekleyememişler. Bu noktada keşke biraz daha siyah beyaza yakın, ya da en azından gri bir renk paleti seçilseymiş dönemin dünyasının iki kutupluluğu ve paranoya duygusunun seyirciye aktarımına görsel bir aroma katılmış olurdu, bence.

Ben yetişememiş olduğum için tam fikir beyan edemesem de "Project Blue Book" izleyen çoğu kişinin referans noktası "X-Files" olmuş dolayısıyla o diziyi seven birisinin -buraya kadar çoğunlukla gömmüş gibi olsak da-,  PBB"den de keyif almaması için bir neden göremiyorum. 50'li yıllar, UFOlar, soğuk savaş, her biri benim sevdiğim temalar olduğu için kusurlarına rağmen ben izlerken genel olarak keyif aldım, özellikle ilk bölümlerde. İkinci sezon onayını geçenlerde aldı dizi, dolayısıyla hikayede ucu açık kalan yerleri önümüzdeki yıl daha tatmin edici bir şekilde bağlarlar belki, bekleyip göreceğiz.

Salı, Mart 26, 2019

Dead or Alive 6


Dövüş oyunlarında uzman sayılmam ama her çıkan oyunu da bilgisayarım el verdiğince takip etmeye çalışırım. En favorim oyunum da "Dead or Alive 5:Last Round" olmuştur bugüne kadar (Serinin PC'ye çıkan ilk oyunu buydu, haliyle benim de ilk oynadığım). Hem bir dövüş oyunu olarak çok keyifliydi hem de oyunun fanservice mevzusundaki aymazlıklarını gitgide daha boğucu hale gelen günümüz politik doğruculuk ortamında çok tatlı ve ferahlatıcı bulmuştum. Doğruya doğru, iş sadece dövüşse muhtemelen çok daha iyi oyunlar var ama biz DOA'yı anime/hentaiden fırlayıp çıkmış karakterlerin birbirlerini patakladıklarına şahit olmak için oynuyoruz. 



Altıncı oyunun yolunu gözlerken de beklentimiz aşağı yukarı bu yöndeydi ama geliştiricilerin kafasında başka şeylerin olduğu geçen yıldan belli olmuştu. Artık gitgide daha etkin bir faktör haline gelen e-sports arenasında söz sahibi olmak isteyen geliştirici firma Team Ninja bunun yolunun fanservice kısmında vites düşürmekten geçtiğine karar vermiş. Bana saçma geldi, oynayacak olan gene oynar ama herhalde fan tayfasından ötesine de hitap etmek istediklerinden oyunun "göze batan" taraflarını biraz törpülemek istemişler. Ekonomik açıdan mantıklı bir karar olabilir olmasına da DOA'yı DOA yapan şeylere de bir nevi ihanet etmişler bu şekilde. Gerçi komple bir terk de söz konusu değil, oyunda gene her tür kostüm mevcut ama kilitliler. Kilidi açmanın yolu da DOA Quest'ten geçiyor. Oyunun en büyük yeniliği ve en keyifli tarafı olan bu yeni ekleme, farklı karakterlerin üzerinden ilerleyen bir maç serisi. Her bir maçta yapmanız gereken üç görev var ve bunların en az birini belli bir komboyu gerçekleştirebilmek oluşturuyor. Bu 3 görevi de başardığınız takdirde hem yeni dövüşleri hem de yeni kostüm vs. oyun aparatlarını açabiliyorsunuz. Dediğim gibi oyunun en keyifli kısmı ve
gayet başarılı bir ekleme, her kazandığınız maçla elde ettiğiniz kazanım ve ilerleme duygusu bağımlılık yapıcı, bir sonraki oyuna atlıyorsunuz hemen. Ama aynı zamanda bir grinding niteliği de taşıyor çünkü kıyafetleri bu yolla açmaya çalışmak çok ama çok vakit isteyen bir şey. İstediğimiz karakteri istediğimiz gibi oynatabilmek için bu kadar uğraşmam gerektiğini düşünmüyorum.



Quest'ten sonra en çok vakit ayırdığım bölüm survival, time, vs gibi kategorilerden müteşekkil "Fight" kısmı oldu, burası daha özgür seçimler yapabildiğiniz ve oyunun daha az muhafazakar takıldığı yerler. Gerçi DOA5'e göre burada da bir gerileme var gibi geldi bana çünkü çoğu zaman tek hareketle maç kazanabildim, komboymuş dişli rakipmiş kime lazım. Her ne kadar oynayalı bir hayli vakit olmuşsa da önceki oyunun dövüş kısımları daha dengeliydi diye hatırlıyorum,tabii yanılıyor da olabilirim. Önceki oyundaki favori karakterlerden Momiji'ni bu kez görülmemesi de üzdü, yeni karakter olarak Nico'ya bayılmasam da sevdim diyebilirim.


Oyunun hikaye modu dövüşlere ısınmak için ideal ama herhangi bir ilgi çekiciliği falan da yok. Hikaye kimsenin önceliği değil burada orası kesin ama en azından animasyonları yaparken karakterlerin vücudunun geri kalan yanlarına gösterdikleri özeni biraz da ağız hareketlerine gösterselermiş fena olmazmış. O kadar laf güzaf ediliyor hiç mi ağız hareketleri oturmaz, oturmasından geçtim neredeyse dudakları oynamıyor bile. 10 yıl önce yapılmış oyunlarda bile daha iyi kotarılmış bir şey bu.


Son olarak, gelişmiş Pclerde durum nasıl bilmiyorum ama benim 2013 model bilgisayarı bir hayli kastırdı oyun, ayarları diplemek zorunda kaldım. Ayrıca kontrollerin de yer yer geç tepki verdiğine de şahit oldum, artık o gamepadle alakalı bir mevzu mudur, klavyeyle daha mı rahat oynanıyordur denemedim açıkçası. Dövüş oyunu dediğin şeyi klavyede oynaması zor olmasa da gamepad kadar keyifli değil. Bir DOA oyununu, özellikle de yeni Quest modunu, oynamak her zaman keyifli olsa da oyuna dair hayal kırıklığı hissiyatımı üzerimden atamadığımı da belirtmem lazım. Bir "DOA5"in aynısının daha iyisini beklerken önceki oyunu gözlerimin arıyor olması çok iyiye alamet değil ama gene de geçmişten kaynaklı beklentileri olmayanlar için keyifli bir deneyim sunacağını söyleyebilirim.

Perşembe, Mart 21, 2019

Triple Frontier


J.C.Chandor'un ilk filmi "Margin Call"un fragmanını izlediğimde "vay be" demiştim, "oyuncu kadrosuna bak". Star sistemi eskine nazaran etkisini yitirmiş olsa gene birden fazla üst kalibre aktörün aynı filmde karşılıklı rol keserken izlemenin verdiği keyifin yeri de ayrı. Dolayısıyla Kevin Spacey, Jeremy Irons gibi isimleri ekonomik krizle alakalı bir filmde izleme fikri çok cazip görünmüş, çıkar çıkmaz da yakalamıştım. Kötü film değildi ama böylesi bir yetenekli bir oyuncu kadrosunu çok daha iyi değerlendirebilecek bir filmdi. Yıllar sonra Chandor'un yeni filmi için söylenebilecek şeyler de aşağı yukarı aynı.

Bir grup eski askerin bir cartel liderinin parasını çalma hikayesini anlatan "Triple Frontier" da Aflleck, Isaac, Hunham, Hedlund ve Pascal'dan müteşekkil şık bir kasta sahip ve filmin en temel cazibesini de bu ekip oluşturuyor. Kendilerini aşan amaç ve idealler uğruna döktükleri kan ve terin kendilerine çok da bir şey katmadığını idrak eden bu yıllanmış ölüm timinin sahip olduğu kimya filmin lehine işleyen en önemli faktör. Chandor da bu adamların aralarındaki kardeşlik hissiyatını ve motivasyonlarını izleyiciye geçirmekte başarılı. Senaryoda asker aşığı Mark Boal'ın ("Zero Dark Thirty", "The Hurt Locker") olmasının da bunda payı büyük olsa gerek. CGI mahsulü görüntülerin artık her büyük bütçeli filme fütursuzca nüfuz ettiği bu dönemde gerçek mekanlarda geçen sahneleri izlemenin keyfi de başka, Chandor'un bu yaklaşımını takdir etmeden geçmemek lazım. Gerçi artık Güney Amerika diye Hawai'yi satıp durmaktan da vazgeçmeleri lazım yapımcı tayfasının. Tamam anladık, vergi kolaylığı falan sağlıyordur, ulaşımı kolaydır vesaire de, oradaki taraklı dağın görüntüsünü kadraja soktuğunuzda ben bunun Güney Amerika olmadığının bilincine varıyorum ve bu izleyiciyi direk filmden soğutan bir şey, bari ona dikkat edilse.


"Triple Frontier" görüntü yönetimi ve mekan kullanımı ile şaşaalı bir film olmaya çalışsa da soluğu çabuk tükeniyor. Chandor'un aksiyon sahnelerindeki yönetimi çok yavan, yaratıcılıktan uzak. Hikaye de birkaç ayrı temayı ele alıp bir potada eritmeye çalışırken hiçbirinin hakkını tam vermiyor. Çalınan para bir uyuşturucu karteline ait ama carteller üzerine eğilinmiyor.  Parayla birlikte gelen açgözlülük olgusuna dair bir hikaye olacakmış gibi bir izlenim verip ona da hiç prim vermiyor. En nihayetinde elde kalan muharebe meydanlarında beraber kan dökmüş olmanın asla yıpratılmayacak bağlar oluşturduğu ve bunu hiçbir şeyin zedeleyemeyeceği yönünde bir mesaj ama bunun da film bittiğinde ne derece tesir edici olduğu tartışılır. Uzun bir yapım süreci olmuş, birçok stüdyo ve aktörün elinden geçmiş bir proje bu, o kadar zamanın üstüne belli bir pişmişlik olması lazım diye düşünüyorsunuz ama çok daha iyi olabilecek bir potansiyele sahip olmakla kalmış gibi görünüyor. Gene de şık kastı için izlenilebilecek, eğlencelik bir film.

Çarşamba, Mart 20, 2019

TB20: Propaganda


Sinan Çetin son bir kaç yılda yaptığı hareketlerle bilcümle memleket ahalisinin favori "persona non grata"sı olmayı becerdi ama yönetmenlik kariyeri boyunca, -dereceleri farklı farklı olsa da- istisnasız her biri kusurlu ama aynı zamanda ilgi çekici olmayı başaran filmlere imza atmayı başarmış da bir isim. Filmografisinin muhtemelen "Çiçek Abbas"tan sonra en sevilen örneği olan "Propaganda" da tam olarak böyle tarif edilebilecek bir film. Aksayan yanları var, ama çalışan parçalarından daha az sayıda. Ama bunun ne kadarı Çetin'in kendisinden kaynaklı orası ayrı bir tartışma konusu.

40'lı yılların Türkiye'sinde köyün ortasına sınır çekerek köy ahalisini birbirinden ayrıma öyküsü anlatan "Propaganda" özellikle Kemalist Türkiye'yi hedef alan bir bürokrasi eleştirisi olmaya çalışıyor. Her köşe başının ideolojik olarak kabzedildiği 1999 Türkiye'sinde Çetin'in ve filmin sergilediği duruşun farklılık hissiyatı o dönem filmi sinemalarda izlemiş birisi olarak hala aklımda olsa da 20 yıl öncesiyle 180 derece ters konumlanmış ama bağnazlık düzeyi itibariyle tıpatıp aynı kalabilmiş günümüz Türkiye'sinde "Propaganda"nın sahip olduğu "liassez faire laissez passer" liberalizminin filmi hızlı yaşlandırdığı da gözlerden kaçmıyor. 2000'lerin sonlarında ortalığı kasıp kavuran Taraf gazetesini andırıyor bu yönüyle, özellikle Çetin'in mevcut siyasi duruşunu da hesaba katınca. Zaten hiciv yapmak için mübalağa edilmiş öykü dramatik olmak için yeterli değil. İş komediye geldiğinde film parlamaya başlıyor ki buradaki gücü de efsane oyuncu kadrosundan kaynaklı bir durum. Filmin ekseninde Sunal-Akpınar ikilisi dışında başka bir çift aktör yer alsaydı  filmin mizahını bir şekilde seyirciye geçirebilirler miydi emin değilim. Zaten bu ikisi dışında oyuncu kadrosunun çoğu da aynı komedi düzeyine ulaşamıyor, muhtemelen Çetin'in senaryoyu şeyine takmayan yaklaşımı yüzünden, sırıtıyorlar bir şekilde. Ama Sunal ve Akpınar üstatlar komedi kısmını sırtlamakla kalmayıp, filmin "ne var bu kadar abartacak" düzeyindeki dramatizasyon denemelerini de bir şekilde kurtarmayı başarıyorlar. Gerçi Çetin'in de hakkını yemeyelim; müzik kullanımı, kurgu, çerçeveleme yetisiyle hala tüyleri diken diken etmeyi başarabilen Mehdi'nin oğlunu vurduğu sahne gibi bir iki sekans kotarmışlığı da var. Zamanında filmin final sahnesini de çok beğenmiştim, şimdiki izleyişimde aynı izlenimi bırakmadı ama gene de gerilimi tırmandıran, sağlam bir ritim duygusuna sahip olduğu su götürmez bir gerçek. Mizahi olarak da okulda şiir okuma sahnesi, sınır geçme sahneleri gibi zirve anlar söz konusu. Velhasıl kusurları zamanla daha bir gün yüzüne çıkmış olsa da akılda kalan yanları da bir hayli fazla, Çetin'in içinde bulunduğumuz zamanlarda zihinlerde uyandırdığı algıya rağmen yeniden ziyaret etmesi keyifli bir film "Propaganda". Üstelik rahmetli Kemal Sunal'ın son filmi olması ve kendisini Metin Akpınar gibi bir üstatla karşılıklı döktürürken izlemenin keyfi her daim filmi çekici kılmayı başarıyor.

Salı, Mart 12, 2019

Evrak Kürek: Sektörden Arkadaşlara Giriş 101 - Selçuk Aydemir


Biz kendisinden 4 gözle "Sektörden Arkadaşlar"ı beklerken Selçuk Aydemir onun girizgahı niteliğinde bir kitapla çıkageldi. Hayatının kısa film çektiği öğrencilik dönemlerinden "İşler Güçler"e kadar uzanan kısmını hikayeleştirdiği "Evrak Kürek" daha episodik bir yapıda ilerliyor, önceki kitapların organik anlatımı burada yok. Bir kısmı bir dergiye yazdığı yazılardan da müteşekkilmiş anladığım kadarıyla,onun da etkisi var gibi. Gene de, her ne kadar gülmekten yerlere yatırıyor olmasa da gayet keyifli ve sürükleyici okuma vadeden, Aydemir'in kaleminin keskinliğini konuşturduğu bir yapıt olmuş. Ağırlığı da içeriği kadar hafif olmasından mütevellit bir oturuşta bitirmek işten değil bence. Ayrıca sinema sektörüne bir şekilde girmek isteyenler için rehber niteliği taşıyacak özelliklere de sahip, zaten Aydemir de arada hikaye anlatmaya ara verip öğrendiği şeyleri direk okuyucusuyla paylaşıyor. Sektöre adım atma ve ilk filmler üzerine güzel Türkçe kitaplar yayınlandı son bir yılda, elimden geldiğince diğerlerine de yer vermeye çalışıcam burada, ama son 10 yılın en kaliteli komedi işlerine imza atan bir yaratıcının kişisel tecrübelerini okumanın keyfi bir başka. Aydemir, bir hikaye anlatıcı olarak elinin komediye yatkınlığını çok erken keşfedip kendini bu doğrultuda geliştirebilmiş, seçtiği janrın yüzü gişeye dönük olmasının sayesinde birçok meslektaşının ulaşamadığı bir noktaya gelebilmiş bir yönetmen, kendisi de bunu belirtiyor kitabın sonunda. Dramatik olarak farklı işler yapmak isteyen yönetmen adaylarının ülkemiz sinema sektöründe ilerlemelerinin aynı akıcılıkta olmayacağını o da biliyor,biz de biliyoruz. Ama aynı zamanda kendi filmlerini çekebilecek teknik donanıma sahip olmanın kendisine kariyeri boyunca ne denli yardımcı olduğunu kitap boyunca gözlemleme olanağımız oluyor. Robert Rodriguez'in dediği gibi "teknik şeyleri öğrenince teknik insanlara muhtaç olmaktan" da kurtulmuş Aydemir. Kendi kafa yapısına uygun, "hadi film çekicez " deyince koşup gelen Burak Aksak, Sadi Celil Cengiz gibi bir çevreye sahip olmasının, daha doğrusu böyle bir çevre oluşturabilmiş olmasının da bugünlere gelmesinde payının ne kadar büyük olduğunu görmek mümkün kitabı okudukça. Hem sinema meraklıları hem de mizahi hikayeleri seven herkesin ilgisine namzet şeker gibi bir esere imza atmış gene Aydemir, eksik olmasın, kelimelerinin akışı kesilmesin, tez zamanda "Sektörden Arkadaşlar" da gelsin inşallah.

Perşembe, Şubat 28, 2019

Rise of The Tomb Raider (2015)


Geçtiğimiz yıl çıkan "Shadow..." ile son bulan Tomb Raider üçlemesinin ikinci oyununu ziyaret etmek için bundan daha ideal bir zaman olamaz diye düşündüm. Cepheden bakınca biraz saçma bir düşünce, ilk oyundan başlamak varken neden 2.oyun yani?.. Sebebi şu ki,ilk oyunu zaten iki kere oynamışlığım var. Yani problem değil, bir kere daha oynayabilirim büyük bir keyifle, benim için tüm zamanların en iyi oyunlarından biridir "Tomb Raider". Ama gel gör ki zaman denilen mefhum sınırlı bir kaynak ve idareli kullanılması gerekiyor, dolayısıyla ben de daha önce 2 kere oynadığım oyunu değil de bir kere oynadığım oyunu tekrar oynamaya karar verdim. Etkin zaman kullanımı benden sorulur.

"Rise of The Tomb Raider" malum, Lara'nın Sibirya illerinde bir "ilahi kaynak" peşinde koşmasının hikayesi.. İstanbul menşeli bir peygamberden yadigar, ölümsüzlük bahşeden bir şey bu "kaynak". Trinity denen örgüt de aynı şeyin peşinde, Konstantin ismindeki ele başları bu cismi ele geçirip ölümün eşiğindeki kız kardeşi Ana'ya yardım etmek istiyor. Bu Ana, aynı zamanda Lara'nın analığı; zamanında Lord Croft'a sokulup Trinity'ye casusluk yapmış bu kaynağın keşfi için. Croft da böyle bir araştırması olduğundan dünya kamuoyuna bahsettiğinde dalga konusu olduğu için intihar etti diye biliyor Lara, ama Ana vesilesiyle kazın ayağının öyle olmadığını da görmüş oluyoruz. Her halükarda ister babasının ölümünün gizemini çözmek olsun ister babasının adını aklamak olsun, bu kaynağı bulmak için yeterince kişisel nedeni var Lara'nın. Bu süreçte Trinity'yle mücadele halinde olan bölge halkı ve liderleri Jacob'la müşerref oluyoruz,vesaire vesaire.. Belli bir hikaye kaynağı var, kurmuşlar
dünyayı bir şekilde, özellikle sağda solda bulduğumuz tarihi yazıtları falan okumak hem keyifli hem de oyunun mitolojisini zenginleştiriyor ama Tomb Raider serisine dair kayda değer olmayan bir yön varsa o da karakter tasarımı. Hepsi o kadar boyutsuz, sıkıcı karakterler ki,özellikle de Lara... Tüm oyun tarihinin en ikonik karakterlerinden birinden bahsediyoruz ama en ufak bir akılda kalan kişilik özelliğini göremiyoruz seri boyunca. Eski oyunlarda seks sembolü hüviyetindeydi, yeni oyunu yapanlar yaklaşımlarını bunun tam tersi yöne oturttular eyvallah ama öyle ya da böyle eskiden Lara'yı Lara yapan bir şey vardı, şimdi türlü akrobatik yeteneğe sahip bir dişi süpermenden öte bir hüviyeti yok. Ufak tefek kişilik özellikleri eklemek suretiyle unutulmaz hale getirilmiş o kadar oyun karakterinin arasında Lara gibi anlı şanlı bir karakterin iyi ele alınamamış olması yazık ve de ziyan resmen. Üstelik elde böylesine iyi yapılmış bir oyun varken.


Hikayeciliğe dönük eleştiriler bir yana ilk "Tomb Raider"ı oynarken de akılda kalan şey Lara ve serüveni değil şahane mekanikleriydi, bu oyunda da durum değişmiyor. İlk oynadığım zaman beklediğimi bulamama gibi bir hissiyata gark olmuştum ama muhtemelen ilk oyunun beklenmedik bir şekilde insanı afallatan iyiliğinden ileri gelen bir durummuş zira ilki kadar olmasa da ona yaklaşan derece şahane bir oyun deneyimi sunan bir oyunla karşılaştım ikinci seferde. Tomb Raider'ların en sevdiğim yönü türlü maceraya gebe şahane güzellikte doğal ortamlarda serüvenden serüvene atlama duygusu. Ok, pompalı, makineli tüfek ve tabancayla çeşit çeşit aksiyon sahnesinin içinde yer alıp türlü akrobatik hareketle yükseklik korkumu depreştirmesi hissine hastayım diyebilirim. Sibirya'nın soğuğu yerine daha sıcak iklimlerde takılmayı tercih ettiğimi görmek ilginç oldu zira Lara titredikçe onun yerine bn üşüyordum resmen. Neyse ki oyunun ileriki bölümlerinde kara batıp çıkmadığımız ortamlarda daha çok takılıyoruz, ama buz oyunun her daim önemli bir parçası. 


Öncülü ve ardılında olduğu kadar soluk soluğa koşarak canımızı kurtardığımız bir felaket filmi sahnesi yok bu oyunda, QTE'ler zaten komple terk edilmiş, tek tük vardıysa da hatırlamıyorum. Boss dövüşleri de görece daha kolay diğerlerine göre, özellikle final boss. Tomb'ların hepsine uğramadım ama keşfettiklerim de çoğunlukla keyif veren bulmacalardı, vakti boşa harcıyorum bir an önce hikayeye döneyim hissini vermediler hiç. Combat mekanikleri bu oyunda da canavar, ama Lara'nın böyle eğilip bükülerek yürümesi sağa sola atlayıp zıplarken yer yer sinir bozucu olmuyor da değil. Oyunu düşük ayarlarda rahatlıkla oynayabildim, bilgisayarımın yaşı ve oyunun yaşı arasında çok fark olmadığı düşünülünce gönül isterdi ki yüksek kalitede oynayabileyim ama neredeyse hiçbir Assassin's Creed oyununu rahatça oynamayı başaramadığımı düşününce buna da şükür diyebiliyorum ancak. Muhtemelen benim beceriksizliğimden ileri gelen bir durum da şu ki gamepadle oynarken nişan almakta bir hayli zorlandım ve birkaç denemenin akabinde pes edip mouse-klavye ikilisinin kollarına bıraktım kendimi. 


"Baba Yaga: Temple of The Witch" DLC'si oyunu gerçekçiliğine meydan okur gibi yapan saykedelik bir deneyim sunup yer yer korku filmi sularına seyrediyor ama sonunda kökü Gulag'lara uzanan ilginç bir öykücük de sunuyor. "Blood Ties" ise Lara'nin doğup büyüdüğü köşk içerisinde bilmediği aile sırlarını keşfettiği ufak bir hikaye eşliğinde bir tomb bulmacası,herhangi bir combat yok, combat için expeditions bölümünde aynı hikayenin ucubeli versiyonuna gitmeniz lazım, bana vakit kaybı gibi göründü, baktım geçtim. Expedition'lar içinde yer alan "Cold Darkness Awakened" ise Tomb Raider içine yedirilmiş bir walking dead deneyimi sunuyor bir nevi ama o da çok üzerine vakit harcanacak bir bölüm değil.


Eklemeleri ve kaplamalarıyla doyurucu bir oyun deneyimi sunmayı başarabilmiş bir oyun "Rise.." son tahlilde, bunu ikinci oynaşımda daha net görmüş oldum. Hikayedeki keşif duygusuna gösterilen özeni aynı ölçüde karakterlerini daha kanlı canlı hale getirmeye de uğraşsaymış mükemmel ötesi bir işe imza atacakmış Crystal Dynamics ama geçti gitti tabi. Sonrasında bayrağı Eidos Montreal'e teslim ettiler zaten. Gene de oyuncu alemine ilk muhteşem "Tomb Raider" oyununu armağan ederek bu güzel seriye kapı araladıkları kendilerine şükranlarımı da sunuyorum naçizane. 

Perşembe, Şubat 21, 2019

Creed II


"Rocky 4"ü sevmem bile aslında. Çok sevdiğim ve izleyerek büyüdüğüm bir serinin en zayıf halkasıdır bence. Bill Conti bile yok, "Rocky V"ten bile daha zayıf bir film. Tüm o cıvık cıvık hamasiliğinden bahsetmiyorum bile. Ama diğer yandan seveni de çok ve "Creed"e bir devam filmi çekilecekse gidilebilecek ilk referans noktası olacak film de o, bunu idrak etmek zor değil. Rocky 4"ün bir gün kendisinden daha iyi bir filme temel teşkil edeceğini görmek de varmış kaderde.

Ryan Coogler'ın şahane filminin kaldığı yerden sazı eline alıyor "Creed 2". Adonis Creed ağır siklet şampiyonluğuna oynuyor, kız arkadaşıyla işleri ciddileştirme aşamasında, her şey yolunda yani. Ta ki geçmişin gölgesi üzerilerine düşene kadar. Rocky'ye maç kaybettikten bir daha eski haline gelememiş Ivan Drago yegane oğlu olan Victor'u bu hayal kırıklığının gazıyla bir boksör olarak yetiştirmiş ve hiç ummadıkları bir şekilde ortaya çıkan Creed Jr.'ı kendisinin oğlu vesilesiyle eski günlerine dönmesi için altın tepside sunulmuş bir fırsat olarak görüyor. Creed için de yetim çocukluğunun acısını çıkarabilecek bir başka hedef oluyor Victor. Aslında hem "Rocky 2" hem de "Rocky 3"ün hikaye yapısına fena halde yaslanan ama yaptığı ufak dokunuşlarla dramatik derinliğini arttırabilmiş bir senaryo var karşımızda. Drago ailesi filmin en başarılı tarafı; yenilmesinin ardından sadece saygınlığını kaybetmekle kalmamış karısı tarafından da terk edilmiş Ivan Drago tüm bu hayal kırıklıkları, yüz üstü bırakılmışlık duygusu içerisinde oğlunu tek başına yetiştirmiş, onun kendisinin yaptığı hataları yapmayan, kaybetmeyen bir dövüşçü olması için uğraşmış, bir nevi tüm anne babaların yaptığı gibi çocuğunu kendisinin olamadığı şeyleri kovalasın diye programlamış. Oğlu Victor'un hayatı da kendisinin bir parçası olmadığı bir müsabaka yüzünden dağılmış, hem annesiz kalmış hem de babasının yenik psikolojisiyle muhatap olarak büyümüş. İkisi de kanlı canlı, elle tutulur problemleri, travmaları olan, derinlikli karakterler haline dönüşmüşler. 30 yıl önce tam bir robot gibi sunulmuş bir karakterin bu halde portrelenmiş olması nereden bakarsanız bakın ilginç bir deneyim, o kadar ki keşke film bu karakterlerle daha fazla zaman harcasaydı diye düşünüyorsunuz film bittiğinde. Bu durumun oluşmasında oyuncuların katkısı da büyük. Dolph Lundgren yıllanmış bir şarap gibi, yaşıyla orantılı ve boyutları olan karakterlere büründüğünde ne kadar etkileyici olabileceğini gösteriyor. Geçtiğimiz yıl "Aquaman"de de rol alarak belli bir sükse yaptı,inşallah bu ivmesini kaybetmez. Ama filmin esas yıldızı Florian Munteanu. Hem fiziksel olarak resmen perdeyi kaplayan bir görselliğe sahip hem de yukarıda bahsettiğimiz yetim ve buruk çocukluğun izlerini bakışlarına yansıtabilmeyi başarmış, etkileyici bir oyunculuk performansına da. 


Creed cephesi de psikolojik olarak iyi ele alınmış, en azından erkekleri. Adonis hem intikam hırsıyla tutuşuyor hem de aynı akıbete maruz kalıp kalmayacağının şüphesiyle cebelleşmekte,özellikle yeni kurmakta olduğu çekirdek ailesini düşününce. Rocky zaten aynı travmayı yeniden yaşamamak için tümüyle muhalif bu karşılaşmaya. İkisinin de içine düştükleri çelişkileri idrak edip hak vermenizi sağlıyor film. Creed'in kız arkadaşı ve annesi için aynı yönde bir gayret gösterilmemiş maalesef. Kocasını bir boks maçında kaybetmiş bir kadının oğlunun da benzer bir yolda ilerlediğini görürken biraz daha tedirgin olmasını bekliyor insan. Hakeza Tessa Thompson'ın karakteri de tüm o maç draması ve üstüne yeni bebeğin gelişinin arasında yeterince iyi işlenememiş. Ama gerek Phylicia Rashad gerek Thompson ellerindeki malzemeyle iyi iş çıkarmışlar. Michael B.Jordan da artık bu filmle star kumaşına sahip sahip olduğunu tescillemiş, en azından benim gözümde. Çok devasa batırmadığı müddetçe geleceğin Denzel'ı gibi duruyor desem abartmış olmam herhalde. Milo Ventimiglia ve Bridgette Nielsen'in cameoları da hoş birer dokunuş filme dair.

Stallone Rocky rolünde her zaman olduğu gibi bilge ve sevecen, her "Rocky" filminden sonra olduğu gibi burada da keşke daha fazla vakit geçirebilsek denilen bir performans sergilemiş. Yarattığı karakterin 40 yılı aşkın bir süre sonra yeni bir serini oluşumuna yol verdiğinin gururu ve bilinciyle bir nevi farewell moduna sokmuşlar karakteri ki kendi de geçenlerde artık bunun son rodeosu olacağı yönünde bazı ifadeler kullandı. Zirvedeyken bırakmak en iyisi tabi. Ama oğlu ile olan ilişkisinin kopuk tasvir edilmesi kötü bir hikaye hamlesi. "Rocky Balboa"da zaten iki karakterin tekrar bir araya gelişleri güzel bir şekilde tasvir edilmişti, "Creed" tüm o kanser muhabbeti esnasında Rocky Jr.'a yer vermeyerek bunu yerle bir etmişti, bu film iyice tüy dikmiş. Tamam Creed filmlerinin süre giden baba-oğul temasına uygun hale getirmek istemişler ama olmamış.


Hikaye yapısının iyi kurulduğunu düşünsem de filmin yumuşak karnı olan kaptan koltuğu bu artıları biraz gölgede bırakıyor. Şöyle ki Steven Caple bir Ryan Coogler değil. Dövüş sahneleri ve antrenman montajları bir Rocky filminin olmazsa olmazlarıdır ve ilk filmde Coogler müthiş kotardığı bölümlerdi bu sekanslar ama devam filmi bu alanda insanın hevesini kursağında bırakıyor. Başta kendi yöneteceği duyurulan Stallone hiç ipi elden bırakmasaymış keşke dedirtmedi değil. Hadi dövüşler bir şekilde idare etse de antrenman kısımları resmen hayal kırıklığı. Bu noktada suç ortağı da filmin müziklerini yapan Ludwig Goransson. İlk filmde "Fighting Strong" gibi parçalarla izleyicinin kanın kaynatmayı başarmıştı ama burada sahnelerin gücünü azaltma başarısına imza atmış. Ve ilk filmde arada bir şekilde iyi kaynayabilmiş Hiphop ve R&B dokunuşları bu filmde kulak tırmalar hale gelmiş. Final maçında Adonis'in önünde şarkı söyleyerek ringe giren Tessa Thompson'ın filme eklediği rüküşlük ve amelelik hissiyatına hiç girmeyelim zaten.


Ama gene de hemen hemen her alanda öncülünün gerisinde kalmayı başarsa da ayaklarının üstünde durabilen ve seriyi olumlu yönde ileriye taşıyabilen bir film "Creed 2". Özellikle final maçının neticesi dokunaklı ve anlamlı olmuş. Dolph Lungren'in geçenlerde bir röportajında bahsettiği bir kesilen sahne var ki keşke çıkarılmasaymış dedim okurken. Herhalde Drago'ya dair uzun vadeli bazı planlar söz konusu ki eklememeyi tercih etmişler. "Rocky" de nemesis ini dosta dönüştürerek hikayesini kan eklemeyi başarmıştı. Bakalım "Creed" ne yönde bir seyir izleyecek.

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails