Cumartesi, Ağustos 08, 2020

Greta (2019) - Neil Jordan



80'ler 90'larda yer yer karşılaşılabilecek filmlerdi, kadın sayko filmleri. "Fatal Attraction" ve "Single White Female" tarzı yapımlarla artık eskisi kadar sık karşılaşılmıyor. Belki de 90'larda  "The Crying Game" ve "Interview With The Vampire"la kariyerinin zirvesine çıkan kariyerinin yönetmen Neil Jordan'ı bu filmi yapmaya iten de hem o dönemin filmlerine bir atıf yapmak hem de kendi peak dönemine bir öykünme çabasıdır belki, kim bilir.


Chloe Moretz'in canlandırdığı Frances isimli genç bir kadının bir gün metroda bulduğu çantayı sahibi olan Greta isimli kadına teslim etmesiyle başlayan hikaye, annesini yakın zamanda kaybetmiş Frances'in Greta'nın arkadaş canlısı tavırlarına aldanarak bir nevi annesinin boşluğunu doldurmaya çalışmasıyla gelişiyor. Tabi çok geçmeden Greta'nın gerçek yüzü ortaya çıkıyor olsa da Frances'in bu saplantılı kadından kurtulması o kadar olmuyor.


Çekimleri 2017'de "The Widow" ismiyle gerçekleşen film her ne kadar hikayesinin merkezine New York'u alsa da esasında çoğunluğu yönetmenin memleketi Dublin'de çekilmiş. Zaten bir elin parmaklarını geçmeyecek mekanlar arasında gidip gelen filmin lokasyon çekimlerine pek de ihtiyacı olmamış. Görüntü yönetmenliğini gene kendisi de bir İrlandalı olan  Seamus McGarvey (The Avengers, Godzilla, Atonement) üstlenirken filmin müziklerini Guillermo Del Toro'nun "Pan's Labrinth" ile tanınan Javier Navarrate yapmış.


Yönetmen Jordan eklektik bir kariyere sahip olsa da eli pek korku-gerilime yatkın değil o yüzden o janr dahilinde bir film izlemek isteyenleri tatmin etmeyebilir "Greta". Daha seyirci üstünde tutan, istense gore açısından da elini korkak alıştırmayan bir filme imza atabilirdi. Öte yandan üçüncü perdesi itibariyle beklenmedik şekilde rahatsız edici bir hale bürünen de bir hikayeye sahip bir film bu. Greta'nın karanlık geçmişinin ve arızalı kişiliğinin tüm ayrıntılarına filmin sonuna doğru hakim oluşumuz, önceki kısımlarda karakterine dair edindiğimiz izlenimlere yeni bir anlam kazandırarak yüzde yüz özgün olmasa da ayakları yere basan bir sayko tiplemesiyle karşı karşıya olduğumuzu anlamamızı sağlıyor. Çocuğuyla sorunlu ilişkisi olan bir anne figürü ile anne arayışı içinde olan bir kız figürü ilk kez kullanılan bir hikaye kalıbı değil ama karakterlerin psikolojik altyapılarının netleşmesi ve davranışlarına bir nedensellik katması itibariyle filmin kalitesini arttıran bir özellik. Şahsen çok hazzetmesem de Isabelle Huppert'in bu rol için biçilmiş kaftan olduğu  bir gerçek, oynarken keyif aldığı da gayet belli oluyor. Genelde daha güçlü roller canlandırarak üne kavuşmuş Moretz de karakterinin kırılganlığını yansıtmakta gayet başarılı, artık oyunculuk serüveninde daha olgun bir döneme girdiği anlaşılıyor. İlginç bir şekilde filmin en akılda kalan yanlarından birisi Maika Monroe'nun sarkastik ama sadık arkadaş portresi olmuş.


90'lara öyküneyim derken teknolojiyle garip bir ilişki içine girmesi (Frances'in evinde hala sabit telefon olması, Greta kendisini telefonla taciz ederken onu bloklamayı akıl edememesi vs.) kendisinden bir nebze soğutsa da şahsen ben "Greta"yı keyifle izledim. "Artık böyleleleri pek yapılmıyor" filmleri kategorisini gururla dolduran, izledikten sonra çok az bırakmasa da eğlenceli bir 90 dakika vaadeden bir seyirlik.

Die Hart

Quibi bu bahar aylarında yayın hayatına girmiş bir streaming servisi. Adını "quick bite"ın kısaltılmasından alıyor, tadımlık manasında. Içeriğini de bu tarz yayınlar oluşturuyor; her biri 9-10 dakikadan oluşan diziler. Temel olarak yaptıkları şey, 90 dakikalık bir filmi 10 parçaya bölüp hap gibi peyderpey vermek. Mevzu, millete yolda belde giderken,  filmin 20 dakikasını anca izleyebildim derdine düşmeden düşük dozajda izlencelik sunmak. Fena fikir değil aslında ama servisin başlama tarihi pandeminin göbeğine denk gelince seyirci kitlesini yolda değil eve tıkılı halde çekmek durumunda kaldılar, beklenenin çok altında bir ilgi gördü haliyle. Seyirci nezdinde de rağbete mazhar bir içerik üretememiş gibi görünüyorlar, o da ayrı konu tabii.

Sahip olduğu konsepte başta bir hayli önyargılı yaklaştığım için dizilerine çok dikkat etmemiş olsam da "Die Hart"ı görür görmez ilgimi sündürdüğünü söyleyebilirim. Kevin Hart'ın kendisini oynadığı dizide Dwayne Johnson gibilerin yancısı olarak anılmaktan sıkılan aktörümüz aksiyon starı olmaya karar veriyor. Kimse tarafından ciddiye alınmadığını farkedince de çareyi John Travolta'nın canlandırdığı Ron Wilcox Aksiyon Starları Okuluna katılmakta buluyor. Ondan sonra bir dizi eğlencelik hadise tabii ki.


Filmografisi tam olarak bu gerçeği yansıtmaktan uzak olsa da Kevin Hart son on yılın en başarılı komedyenlerinden birisi. Burdaki sudan çıkmış balık performansı ve kendiyle dalga geçebilmesi de dizinin en büyük avantajı. Fakat yazar kadrosu aktörle aynı kalibrede değil gibi, yeterince komik malzeme sunamamışlar. Oysa gerek Travolta ile olsun, gerek Nathalie Emmanuel ve Josh Hartnett ile olsun, sahne dinamikleri iyi genelde ama gene de elindeki yetenek havuzunu çok nitelikli kullanamamış yaratıcı ekip. Finaldeki sürprizin fazla tahmin edilebilir olması da eksi bir not. Ama gene de Quibi'nin adına yakışır biçimde tadımlık olarak iyi giden ve hakikaten de çerez gibi tüketilen bir dizi. Quibi'nin konseptine fazla önyargılı yaklaşmakla hata etmişim, bir bildikleri varmış. Çok beklentiye girmeden bir şans verilebilir.

Cuma, Ağustos 07, 2020

The Legend of Tarzan (2016) - David Yates

Hollywoood stüdyo sistemiyle alakalı yanlış olan ne varsa hepsinin kolajı bir film Tarzan filmlerinin bu en yenisi. Her ne kadar artık kamu olmuş olsa da Tarzan gibi iyi kötü bir fikri mülkiyet alınmış,üzerine biraz modernizm sosu ve bol miktarda CGI görüntü eklenmesi ihmal edilmemiş. En kötüsü de sanki maymunların arasında yetişmiş bir adamla alakalı film yaptıklarını bilmiyormuşcasına kendilerini çok ciddiye alıp eğlenmeyi unutmuş filmi yapan arkadaşlar.
Tarzan bu filmde bizi ormanda değil malikanesinde karşılıyor. Hanzoluktan beyzadeliğe nasıl bu kadar efektik geçiş yapabildiğinin çok üzerinde durmuyor film, arada bir geriye dönüşlerle karakterin yabani özünü hatırlatıp, aslında özgün hali bu demeye getirmişler. Afrika'daki elmas rezervleri sayesinde gücünü konsolide etmeye çalışan Belçika kralı üzerinden anti-kolonyalist bir hikaye var anlatılmaya çalışılan ama sömürgeciliğin kitabını yazmış İngilizlerden çıkma bir yönetmenin elinde biraz komik duruyor.
David Yates son "Harry Potter"ın üzerinden 5 yıl geçtikten sonra bu filmle çıkageldi. Hikayesi ve görsel dünyası halihazırda kurulmuş yapımları iyi kötü götürse de "Tarzan" ile görüyoruz ki kendi başına dünya kurmakta çok kifayetli bir arkadaş değil- zaten bu filmden sonra "Fantastic Beasts"lerle birlikte kendini tekrar J.K.Rowling'in güvenli kolarına bıraktı-. Hikayenin hiç bir ilgi çekici özgün yanı yok, filmin aksiyonun tamamı bilgisayar piksellerinden müteşekkil ve filmin atmosferi göz kanatacak derecede suni. 180 milyon dolara malolmuş bir yapım bu, ne yaptınız o kadar parayı diye sorası geliyor insanın. Hele flashback sahnelerinde Margot Robbie'nin gençleştirilme çabaları var ki evlerden ırak.

Robbie demişken olan da filmin kastına olmuş. Alexander Skarsgaard'i severim normalde ama filmin çöplüğünü idrak ettiğinden mi nedir odun gibi oynamış. Christoph Waltz da kendini çok kasmamış ama gene de başarılı bir gerçek kötü olmayı becermiş. Garibim Margot Robbie ve Samuel Jackson filmi izlenebilir kılmak için ellerinden geleni yapsalar da eldeki malzeme kısıtlı olunca ne kadar uğraşsan da bir yere kadar tabii, özellikle Robbie'nin tüm filmi bir demire bağlı kurtarılmayı bekler halde geçirmesinin affedilir yanı yok.

Daha da fazla kelime israfına gerek yok. Izlemeyin izlettirmeyin.

Salı, Ağustos 04, 2020

Throwback 30: Lionheart - Sheldon Lettich



Çocukluğumuzda televizyonda en sık denk gelinen filmlerden biriydi Lionheart. Usta seslendirme sanatçısı Payidar Tüfekçioğlu'nun yaptığı dublaj ile izlediğimiz Jean Claude Van Damme'ın bizim jenerasyonun nezdinde nostaljik bir figüre dönüşmesinde bu filmin "Kickboxer" ile birlikte katkısı büyüktür.

Van Damme'ın canlandırdığı Lyon'un, kardeşinin ölümü üzerine ailesine sahip çıkmak için yeraltı dövüşlerine katılması, bir yandan da kaçtığı Fransız lejyon birliğin arkasından yolladığı adamlara yakalanmama çabasını anlatan filmin öyküsü Van Damme'ın kendisine ait olup bu hikayeyi senaryoya döken filmin yönetmeni Lettich olmuştur.


Aktörü üne kavuşturan Bloodsport"un yanı sıra "Rambo III" ve Joaquin Phoenix'in ilk başrollerinden olan "Russkies"in de senaryosunda imzası bulunan Sheldon Lettich'in ilk yönetmenlik denemesidir "Lionheart". Bu filmi takiben gene Van Damme ile "Double Impact" ve bir başka kült dövüş filmi olan "Only The Strong"a imza atan Lettich, 2000'lere doğru benzeri bir çok yönetmen gibi direkt video filmlerinin yönetmeni haline gelmiş olsa da kariyerinin ilk döneminde bir çok kült filme imza atmış olduğu gerçeğini zedelemez.


"Lionheart"ı üzerinden geçen 30 yılın ardından hatırlanabilir kılan özelliği iyi bir dövüş filmi olmasında yatmaz. Esasında hiç de iyi yaşlanmış dövüş sekanslarına sahip olmayan bir filmdir bu. Van Damme her ne kadar etkileyici tekmeler atsa da dövüş stili çok yavaş bir dövüşçü ve karşısındaki aktörlerin çoğunun tekmeyi yemek için ellerini kollarını sallayarak beklemeleri feci göze batar. Lettich'in dövüş sahnelerini filme alışının da -son vuruşları birkaç farklı açıdan tekrar tekrar göstermek dışında- çok kayda değer bir tarafı yoktur. Dolayısıyla ait olduğu tür itibariyle zamanının ürünü bir filmdir "Lionheart".


Öte yandan filmi yıllar sonra izlenilir kılan şeyin dövüş sahneleri değil de sağlam dramatik yapısı olduğu düşünülünce bunun çok da bir önemi kalmaz. Van Damme'ın kariyerinde dramaya en yakın seyrettiği filmlerden biri olan "Lionheart"ın sempatik tüm karakterleri, bir şekilde hayatın sillesini yemiş, alt tabakadan insanlardır. Bu insanların para kazanarak sevdiklerini desteklemek için kanlarını dökecek illegal hareketlere girmeleri ve tuzu kuru zenginleri eğlendirmeleri keskin bir kontrast oluşturur. Lettich'in kamerası da şansı yaver gitmemiş, sokaklarda aç bilaç dolanan karakterlerden objektifini hiç esirgemez. Her ne kadar bugüne değin iyi bir aktör olmakla suçlanmamış olsa da Van Damme'ın bu filmdeki oyunculuğu filmi yükseltmeyi başartan öğelerdendir. Zaten karizması ve görünümü sayesinde bir kariyer sahibi olmuş aktörün oyunculuk kaslarını da yeri geldiğinde esnetmekten çekinmeyeceğini gösteren bir filmdir "Lionheart". Lyon, her ne kadar geçmişinde karanlık işlere bulaşmış olsa da ABD'ye geldikten sonra ki yegane gayesi kardeşinin ailesine maddi olarak destek çıkmaktır, kişisel hırs ve intikamlar peşinde koşmaz. Bu özelliği karakteri otomatik olarak seyircinin özdeşleşeceği biri haline getirir,  bu sebeple Lyon'un peşindeki lejyon askerlerin varlığı hikayenin gerilimini daha da arttırır çünkü seyirci Lyon'un geri dönmek zorunda kalarak ailesinin sahipsiz bir duruma düşmesini istemez.


Lettich'e bu noktada hakkını teslim etmeden geçmemek gerekir. Van Damme'a alışık olduğu şeylerin dışında dramatik yönleri ağır bir karakter sunmakla kalmamış etrafını da iyi aktörlerle doldurarak performansına olumlu yönde katkıda bulunmuştur. Bir filmin yardımcı kastı ne kadar iyiyse film de o kadar iyidir savını kanıtlarcasına döktürür filmin oyuncu kadrosu. Joshua rolünde Harrison Page gerçekten sokaklardan gelmişcesine girer rolüne. Filmin esas kötüsü Cynthia'yı canlandıran Deborah Rennard bulunduğu her sahneye bir canlılık katar, sonraki yıllarda niye oyunculuğua devam etmediğine hayıflandırır bizi. Bu ikisine ek olarak kariyerinin en tıfıl döneminde bir Ashley Johnson, bu tarz filmlerin değişmez aktörü Brian Thompson ve Van Damme'ın kankası Michel Qissi (Kickboxer'ın Tong Po'su) filmi renklendirirler.

Bir aksiyon ikonunun kariyerinin iyi örneklerinden olan, bir dövüş filminden çok drama olmaya öykünen, dövüş filmi kisvesini dramasına bağlı bir şekilde kazanarak ayrıksılaşan bu filmi 30 uncu yaşına girerken tekrar ziyaret etmek dönemin sinemasına hayran herkesin hayrınadır kanatimce.

Cumartesi, Ağustos 01, 2020

Brain On Fire (2016) - Gerard Barrett


New York Post gazetesi muhabiri Susannah Cahalan 20'li yaşlarının keyfini sürerken çeşitli sağlık sorunlarıyla karşılaşmaya başlar. Mütemadiyen yorgunluk, uykusuzluk vs. gibi şikayetler zamanla nöbet geçirmelere ve paranoyaya dönüşür. Hem iş hem de özel yaşantısını altüst etmeye başlayan bu durum karşısında doktorlardan aldıığı cevap gece hayatına biraz ara vermesi ve alkolü azaltmasıdır. Oysa sağlık durumu her geçen daha kötüye gitmektedir.


Cahalan'in yakalandığı ender ve o dönem henüz adı konmamış bir beyin rahatsızlığıyla cebelleşmesini konu edinen aynı isimli hatırattan uyarlanan "Brain On Fire" 90 dakikaya yayılmış bir "House" bölümü gibi ilerliyor. Normalde "House"un title seansından önceki 3 dakikasını verdiği hastalığın zuhur etmesi bölümü filmin ilk yarım saatini kapsarken, hastalığın ilerleyişi ve gelişimi sürenin geri kalanını doldururuyor ve teşhis ile birlikte son buluyor film. Kitabın senaryoya dökümü işini de üstlenen genç İrlandalı yönetmen Barrett, hastalığın yanlış ve önyargılı doktorlar elinde keşfedilememesi sürecini ana karakterin bu süreçte hayatının ellerinden kayıp gitmesiyle bir arada anlatmaya çalışıyor. 45 dakikada anlatılabilecek bu süreç 90 dakikaya yayılınca yer yer filmin sarkması durumu söz konusu olsa da yönetmen gene de seyircinin dikkatini elinde tutmayı başarıyor. Bu noktada başroldeki Moretz'in katkısı da büyük; kendini verebileceği bir senaryo denk geldği takdirde neler yapabileceğini gösteren aktris, karakterin fiziksel ve psikolojik ıstırabını yansıtmayı başararak seyircinin filme bağlanmasını da kolaylaştırıyor. Kastın geri kalanı için benzeri methiyeler düzmek biraz güç. Carrie Anne-Moss, Richard Armitage, Thomas Mann ve Jenny Slate esasında gayet iyi oyuncular. Ama mesela Armitage baba rolünde gereksiz abartılı bir performans sergilerken, Moss da annede lüzumundan fazla bir seri kanlılık içinde. Ve ikisi de fiziksel açıdan Moretz'le çok alakasızlar, anne babası olduklarına seyirci olarak ben kendimi inandıramadım şahsen. Mann ve Slate her an biir muziplik yapıp ortalığı şenlendireceklermiş gibi bir surat edasıyla ortalıkta geziyorlar, mevzu bahis hikayenin ciddiyetine adapte olamamış gibiler. İlginç bir şekilde Moretz dışında kastın en iyisi gazetenin yazı işleri müdürü rolüne cuk oturan Tyler Perry olmuş.


"Brain On Fire"ın seyirci karşısına çıkma süreci biraz sancılı olmuş. Charlize Theron'un haklarını 2014'te satın aldığı film için önceleri Dakota Fanning'in oynaması düşünülürken program sıkışıklığı nedeniyle projeden ayrılmak zorunda kalan Fanning'in yerini Moretz almış. 2016 Toronta'da ilk kez seyirci karşısına çıkan film, dağıtımcı firmanın su koyvermesi sonucu sinemaları pas geçerek Netflix'e satılmış ve ancak 2018'de seyirci karşısına çıkabilmiş. Hastene merkezli dizilerin aksine hastalık konulu filmleri pek kimse izlemek istemediği için pek sık yapılan filmler olmuyorlar, dolayısıyla "Brain on Fire" gibi örnekleri sahip çıkarak izleyip izlettirmek önemli. Sonuçta seyirciye görmek istemeyecekleri şeyleri gösterme potansiyeli taşımaları itibariyle önemli filmler.

Alestorm- Curse of the Crystal Coconut


We are the pirate metal drinking crew
We think you're dumb and we hate you too
We are the pirate metal drinking crew
We don't give a fuck, we think you all suck

Pirate metal diye birşeyin varlığından haberim yoktu ama varmış öyle bir şey. İskoç grup Alestorm'u ilk kez dinleyerek hem türü hem de grubu keşfetmiş oldum. Altıncı albümleriymiş bu, bir hayli geç kalmışım ama ben kaldım sen kalma sevgili okur, zararın neresinden dönülse kar. Yukarıda bir örneği görüleceği üzere çoğunluğu mizahi nitelikte olan korsan temalı sözlerin üzerine gayet ritmik bir metal bindirilmesinden oluşan bir müzikleri var. Bana çok anımsatmasa da power metale benzeten olmuş, folk metal diyen de var, alenen rap e benzeyen şarkıları da söz konusu. Müzikal olarak bir ortaya karışık durum söz konusu. "Zombies Ate My Pirate Ship", "Tortuga", "Pirate Metal Drinking Crew" ve "Shit Boat" albümdeki en iyi şarkılar.

Cuma, Temmuz 31, 2020

Bayi Toplantısı


BKM Film'in yeni Arzu Film ekolüne dönüşme gibi bir gayesi varmış intibasına kapılmamak elde değil bazen. Komedi filmlerine odaklanmaları ve bu alanda devamlı yeni yetenekler üretme çabaları insanı bu düşünceye sürüklüyor. Öte yandan ortaya konulan filmlerin kalitesine bakıldığında daha çok fırın ekmek yemeleri gerektiği de bir hayli aşikar hale geliyor.


"Bayi Toplantısı" adı üzerinde İstanbul'da bir bayi toplantısında buluşan ülkenin farklı yerlerinden gelmiş 3 arkadaşın başından geçenlerin hikayesi. Senarist ve başrol oyuncusu İbrahim Büyükak BKM'nin üretken isimlerinden, "Çok Güzel Hareketler Bunlar"ın birçok başarılı skecinde de onun imzası vardı. Oyuncu kadrosu da gayet kifayetli insanlardan müteşekkil; Onur Buldu, Doğu Demirkol, Büşra Pekin, Safa Sarı, Deniz Hamzaoğlu, Rıza Akın, Müfit Kayacan ve Çağla Demir. Bu bileşenlerin sayesinde yer yer gayet komik olabilen de bir film "Bayi Toplantısı". Özellikle bayi toplantısı konsepti ve Büyükak'ın bu temayı gayet yerinde bir eleştirellikle hicvedebilmesi isabetli olmuş. Öte yandan genel itibariyle akılda kalıcı bir yanı da yok maalesef. Filmin komedisinin büyük bir bölümünü çoğunlukla bel altına yönelerek erkek mizahına yaslıyor; benim için problem bir husus olmamakla beraber bir kolaycılık ibaresi olduğu da aşikar. Birden fazla sahnede oyuncular filmdeki esprilere kendileri gülüyorlar ki bir komedi filminin işleyebileceği en büyük günahlardan birisi. Büşra Pekin'in canlandırdığı karakter gibi bazı hikaye unsurları güldürmekten ziyade filmi gülünç duruma düşürüyorlar.

BKM'nin yapması gereken şey, oyuncular ve yazar ekibi dışında yönetmen yetiştirmeye de odaklanması bence çünkü filmleri bu noktada kaybediyor. Ali Atay, Selçuk Aydemir, Burak Aksak gibi isimler vizyoner yönetmenlerin elinden ne denli komik filmler çıkabileceğinin en yakın örnekleri. Gene Büyükak'ın yazdığı "Küçük Esnaf" ve "Yol Arkadaşım" gibi filmlerin yönetmeni Bedran Güzel aynı kalibreden bir hayli uzak maalesef.

Çarşamba, Temmuz 29, 2020

Beauty and The Beast (2017) - Bill Condon



Disney'in animasyon klasiklerine çok aşina olmadığım için son yıllarda abandıkları bu "aynısının canlısını çekme" furyasıyla da çok ilgilenmedim, "Maleficient" dışında ki o da fena bir film değildi aslında. Genel olarak iyi yapılmış dans koreografileri gönlümü çelse de çoğu zaman şarkılar hiç benim kulağıma hitap edecek tarzda çıkmadığı için müzikal türüyle de aram çok iyi sayılmaz. Yani yeni model "Beauty and The Beast"i izlemek için bir nedenim olmadığı gibi beğenmek için de bir nedenim yok gibi görünüyordu ama gene de bir şans verdim ve fazla önyargılıymış, onu görmüş oldum.


Eski bir Fransız masalından uyarlama olan hikaye popüler kültürün uzun zamandır bir parçası olduğu için hepimiz aşinayız aslında. Bir büyücünün lanetiyle canavara dönüşen yakışıklı prens, bir şekilde onun evinde hapis kalan Belle ve bunların bir şekilde aşık olmaları,konu bu. Evlenme çağına gelen kızları görücü usülü evlenme fikrine ısıtma gayeli söylenen orjinal masal ironik bir şekilde diğer birçok masallara konu olan kadın karakterlerin aksine aktif bir kadın kahramana sahip aslında. Grimm masallarının öznesi birçok prenses (Pamuk Prenses, Cindrella, Rapunzel vs.) hep bir prens tarafından kurtarılmayı beklerken buradaki hikayede prensin kurtarılmak için bir prensese ihtiyacı var. Hem yaşadığı kasabının normlarına uymayı reddeden mizacı hem de babasını kurtarmak için canavara kendisini tutsak almasının söyleyebilecek derecede gözüpek olması da Belle'i benzerlerinden farklı kılan tarafları.


Öte yandan Belle ile Canavar arasındaki ilişkinin boyutu da üstte belirtilen feminist alt metinle çelişir türde zira neticede kadın karakterin kendisini zorla alıkoyan biriyle yaşadığı aşk hikayesi anlatılmakta. Stockholm Sendromu bu hikayeyle birlikte sık anılan kavramlardan biri olsa da birçok uzman Belle'in  bu kalıba uymadığını belirtmekte. Fakat bu gene de ilişkinin rıza boyutu ile sorgulanmaya müsait yapısını değiştirmiyor haliyle. Özellikle başrol oyuncusu Emma Watson'ın feminist kimliği göz önüne alınınca bu husus daha da göze batar hale gelmişti film gösterime girdiğinde.


Tabii tüm bunları göz ardı ederek filmi izlemeyi tercih etmek de mümkün. Birçokları filmi Dsiney klasiği animasyona fazla benzemekle itham ettiler ama o filmi izlememiş olmam sayesinde bana çok batamadı bu durum. Gene filmdeki şarkılar hiç bir şekilde bana hitap etmiyorlardı ama başarılı sahneleme ve koreografi sayesinde keyif veren bir hal adıklarını gördüm. Özellikle Luke Evans ve Josh Gad'in tavernadaki müzikal bölümü bir hayli başarılıydı. Bunun tam tersi de Şatodaki eşyaların müzikal sahnesiydi ki işin içine komple CGI girince kanlı canlı performansların yapay olanlar karşısındaki üstünlüğünü bir kez daha gözlemleme olanağım oldu. Filmin yeşil ekrana fazla yaslanan setleri, lüzumundan fazla gay kostüm ve makyaj tasarımı da göz kanattı resmen ama yönetmeni Condon'ın elini materyale yatkın belli ki akıcı bir ortaya koymayı başarmış. Oyuncu kadrosunun katkısıyla tabii ki. Her ne kadar internette şarkı söyleme yeteneği bir hayli eleştirilse o kadar müzik bilgim olmaması sayesinde Emma Watson'ı Belle rolüne cuk oturmuş gördüm. Normalde çok hazzetmesem de Luke Evans ve Josh Gad de gayet başarılıydılar ki Gaston karakterinin daha komedik başlayıp film ilerledikçe tam gaz bir kötü adama dönüşmesi ilginç bir tercih. Canavar rolünde Dan Stevens'ın oyunculuğu CGI'ın altına gömülmüş ama arada beliren halleriyle biraz abartıya kaçmış gibi portrelemesinde. Son tahlilde izledikten sonra çok vakit geçmeden kendini unutturacak olsa da izlediğiniz vakit süresince sizi sıkmayacak bir film "Beauty and The Beast".

Pazartesi, Temmuz 27, 2020

Film Çeviriyorum Abi-Ali Karadoğan

Atıf Yılmaz, Yılmaz Güney gibi isimlere asistanlık yaptıktan sonra yönetmenliğe başlayan Şerif Gören Türk sinemasının en büyük zanaatkarlarından olsa da kimi üstatlara nispetle biraz görmezden gelinen bir yönetmen kanaatimce. O yüzden Ali Karadoğan'ın Gören üzerine olan tez çalışmasını kitap haline getirdiği bu çalışması önemli. Yönetmenin yeşilçam serüveninden başlayıp filmlerinin sinematografik ve tematik yönlerine eğilerek devam eden çalışma tez çalışmasını olduğunu belli eder şekilde yer yer çok akademik bir dil tutturuyor. Kitabı çıkaran Phoenix Yayınlarının herhalde her tür ekstra masraftan kaçınmak için yaptığı özensiz tasarım da okunabilirliğe çok yardımcı olmuyor. Buna rağmen Şerif Gören sinemasına az buçuk aşinalığı olan herkesin göz atması gereken bir kitap. Yönetmene özel ilgisi olmayanlar için ne derece cazip bir okuma sunar orası tartışmalı.

Perşembe, Temmuz 23, 2020

Yücel Çakmaklı:Milli Sinemanın Kurucusu

Erden Kıral'la aynı dönem Osman Fahir Seden'e asistanlık yapıp yanında yetişmiş yönetmenlerden biri de Yücel Çakmaklı'dır. Türk sinemasında kendisinin tabiriyle Milli sinemanın, yani dini yönleri ağır basan karakterlerin modern zamanlardaki durumlarına yönelen akımın mimarı olan yönetmen Seden ve Orhan Aksoy gibi isimlere asistanlık yaparak sinema hayatına başlamış, 1969 yapımı "Birleşen Yollar" filmi ile yönetmenliğe geçiş yapmıştır. "Memleketim", "Oğlum Osman" gibi birkaç filme imza attıktan sonra 70'lerin ikinci yarısında TRT bünyesinde üretmeye başlayan Çakmaklı 15 yıl boyunca aralarında "Kuruluş" ve "Küçük Ağa" gibi örneklerin bulunduğu bir çok diziyi televizyon ekranlarına getirmiştir. 80'lerin sonunda Minyeli Abdullah filmleriyle belli bir kitleyi sinemaya çekmeyi başarıp ciddi bir seyirci sayısına ulaşan Çakmaklı 90'lı yıllarda film üretimini azalarak durdurmuştur.

Çakmaklı'nın açtığı yoldan giderek filmcilik oynamaya çalışan Mesut Uçakan ve Metin Çamurcu gibilerden farklı olarak Çakmaklı'nın Yeşilçam bünyesinde yetişmişliği filmlerinde kendini belli eder, belli bir sinema duygusu hakimdir, resimleri güzeldir. Zaten Bu yeşilçamcı kimliği sayesinde filmlerinde Türkan Şoray, İzzet Günay, Ediz Hun, Hülya Koçyiğit, Tarık Akan gibi döneminin büyük yıldızlarını oynatmayı başarabilmiştir. Öte yandan hassasiyetlere dayalı bir sinema yapmanın yan etkisi olarak filmleri aşırı didaktiktir, mesajını kör göze parmak verir. Gene de kurulu bir sistem içinde kendi yolunu açarak bu doğrultuda eserler vermeye çalışması takdire şayandır, Türk Sinema tarihinin üzerinde durulması gereken bir ismidir.

Küre Yayınlarından Sinema tarihçisi ve eleştirmeni Burçak Evren'in editörlüğünde çıkan kitap "Milli Sinema", "Makaleler", "Söyleşiler" ve "Ardından" isminde 4 bölümden oluşuyor. Milli sinema, ulusal sinema gibi kavramlar artık bugün hükmü kalmamış tarihsel ögeler ama 1975 yılında konu üzerine Halit Refiğ, Metin Erksan, Duygu Sağıroğlu ve Çakmaklı gibi yönetmenlerin katılımıyla düzenlenen panelin transkriptini okumak bahsi geçen yönetmenlerin düşünsel dünyası hakkında fikir vermesi açısından ilginç bir deneyim. Hakeza "Milli Sinemanın Serüveni" başlıklı yazı da söz konusu akımın tarihi hakkında bilgilendirici. Makaleler ve Söyleşiler içinde de ilginç bir çok yazı mevcut. Özellikle Atilla Dorsay'ın yönetmenle 1975 yılında gerçekleştirdiği ve Çakmaklı'nın sinemasını çok yerinde eleştirel sorularla deştiği bölüm bir hayli keyifli. Küre Yayınları emek kokan bir çalışmaya imza atarak bu alanda eser veren birçok yayınevine ders niteliğinde dolu dolu bir esere imza atmış.

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails