Cuma, Temmuz 15, 2011

Transformers: Dark of the Moon

 

Michael Bay, kim ne derse desin artık marka haline gelmiş bir isim. Kariyerindeki 9 filmle sinema tarihinin en çok gişe hasılatı getiren 8. yönetmeni. Ayrıca kendi yapım şirketi Platinum Dunes de birçok gişe canavarı filme imza attı. Korku klasiklerinin yeniden çevrimlerinin bu denli yaygınlaşmasının en büyük sorumlusu Bay'dir(Texas Chainsaw Massacre'la başlayıp Amityville Horror, Hitcher, 13.Cuma ve en son olarak Elm Sokağında Kabus'un yeniden çevrimleri onun yapımcılığında gerçekleşti). Nerdeyse sadece remake işine odaklanıp ordan para kırma üzerine uzmanlaşmış bir yapımcı denebilir. Bunların yanısıra James Cameron ve Stan Winston'ın kurucusu olduğu özel efekt şirketi Digital Domain'i 2006'da satın aldı. Ekstradan bir de sadece reklam işine odaklanan The Institute isimli bir şirketi daha var. Yani Michael Bay demek, para demek.

Müdahil olduğu filmler için gişe garantisi vadeden bir isim olsa da sinemaseverler ve eleştirmen tayfasınca aynı ölçüde muteber bir isim değil Michael Bay. Will Smith ve Martin Lawrence ekran personalarından bolca nasiplenen iki Bad  Boys filmi, buddy cop türünün ideal örneklerindendi, eğlencelik rahat seyredilen filmlerdi, ama son tahlilde çok da hatırda kalan işler olmadılar. İkinci filmi The Rock ise hala kariyerinin en iyi filmi özelliğini koruyor ve aynı zamanda 90'ların en iyi aksiyon filmlerinden biri. Böylesi sıkı bir başarının ardından gelen Armageddon bazılarının en kötü filmler listelerinin üst sıralarını zorlayan bir film ama bence o kadar da başarısız değildi, hatta şahane kastından da aldığı güçle yer yer oldukça komik de olabiliyordu. Öte yandan Pearl Harbor benim de izlediğim en kötü filmlerden biri olma payesini alan bir yapıttı. Hayatımda seyrettiğim en gerzek aşk öykülerinden biri ve bizim Kurtlar Vadisi-Kara Murat çizgisinde bir milliyetçilik anlayışı nerdeyse üç saatlik bir filmde bir araya getirilince dayanlımaz bir ızdıraba dönüşmeyi başarmıştı Pearl Harbor. Bunu akabinde gelen Bad Boys 2'yle Jerry Bruckheimer'ın kanatları altında son kez uçan Bay, 5 filmlik bu birlikteliğin ardından Hollywood'un başka bir ağır abisi Steven Spielberg'in himayesine girdi ve The Island isminde bir distopya öyküsü ona emanet edildi. Aslında derinlikli bir bilimkurgu olma potansiyeli vadeden hikayeye Bay en iyi bildiği şekilde, yani aksiyon odaklı olarak yaklaştı. Senaryoyu karmaşık noktaları basitleştirip görkemli kovalamaca sahnelerine daha çok yer açacak biçimde yeniden yazdırdı ve özellikle ikinci kısmında artık boğucu bir hal alan patlama sahneleriyle bezeli, lüzumsuz uzunlukta vasat bir filme imza attı. Şimdiye kadar gişede hayal kırıklığı yaratan tek işi bu olsa da Spielberg kendisinden memnun kalmış olacak ki onunla çalışmaya devam etme kararı aldı. Sonrası ise Transformers oldu zaten.

Bay'in filmogrofisine bakıldığında temel hususiyetlerini tespit etmek güç değil. Bir kere, görkemli ve stilize aksiyon sahnelerine olan yoğunluk. Bunu her filminde aynı ölçüde başarıyla kotardığını söylemek güç olsa da bu hususta yetenekli birisi olduğu su götürmez bir gerçek. Bay görkem ve şaşaalı imajlara o kadar düşkün ki birçok filminin süresi 2,5 saati bulurken bu sürenin görece çok az bir kısmını hikaye geliştirmeye harcayıp ağırlıklı olarak aksiyon üstüne yoğunlaşıyor. Neticede karşınızda bitmek bilmeyen araba takibi, patlama, çatışma vs. sahneler ile dolu filmler buluyorsunuz.  Filmlerinde komediye ağırlıklı olarak yer vermesi, onun bu türde de yetkin işler çıkarabileceğinin emaresi. Aslında Armageddon absürd bir komedi filmi olarak bile görülebilir. Hemen her filminde yıldızlardan müteşekkil bir oyuncu kadrosu kurmayı başarıyor, bu filmlerinin izlenebilirliğini arttıran etkenlerden. Coen'lerin favori oyuncuları John Turturro, Steve Buscemi gibi isimler Bay'in de sıklıkla beraber çalıştığı isimlerden. Amerikalı olmaktan her şeyiyle memnun bir adam, dolayısıyla filmini şovenist repliklerle bezemekten kaçınmıyor. Milliyetçiliğiyle atbaşı giden militarizm güzellemesi de filmlerinden eksik olmuyor. Bay'e dair bilinmesi gereken bir diğer şey de, geçenlerde Shia LaBeouf'un da bir ropartajda belirttiği gibi, ergen psikolojisine hitap eden bir cinselliği filmlerine yedirmesi. Bugüne kadar herhangi bir filminde bir müstehcen sahneye yer vermemiş olsa da başroldeki aktrislerini çektiği kamera açılarıyla bile filmine örtük bir erotizm yedirmeyi seviyor. Bunların hepsini topladığımızda Bay'in biraz kıro bir sinemacı olduğu sonucuna varılabilir.

Transformers serisinin ilk filmini çok beğenmemiştim. Shia LaBeouf ve Megan Fox'un parlamasına vesile olması dışında çok önem arzeden bir film değildi. Gerçi ilk yarısında özellikle komedi ağırlıklı sahnelerin fazlalığıyla yer yer gayet eğlenceli olabiliyordu ama ikinci yarısında tıpkı The Island gibi insanı eğlendirmekten ziyade bir noktadan sonra artık yoran bir aksiyon keşmekeşine dönüşüyordu. Bu defolarına karşın film iyi gişe yaptı, eleştirmen tayfasınca da fena bulunmadı. Öte yandan devam filmi Revenge of The Fallen, nerdeyse evrensel olarak yerin dibine vuruldu. 2009'un en kötü eleştiri alan filmi olmakla kalmadı bir çok siteye göre yapılmış en kötü devam filmlerinden biri kabul edildi, hatta Empire dergisince gelmiş geçmiş en kötü filmler listesinde 25. sıraya kondu. Michael Bay ve Shia LaBeouf bile filmden memnun kalmadıklarını kabul ettiler. Seyircilerse bu görüşlerin hiçbirine katılmamış olacak ki film dünya çapında 800 küsur milyon dolar hasılat yaptı, hem 2009'un hem de tüm zamanların en çok hasılat getiren filmlerinden biri oldu.
Bana göre de,çok matah olmayan kariyeri itibariyle Michael Bay'in The Rock'tan sonraki en iyi işiydi Revenge of The Fallen. Bir kere filmin çok şahane bir görselliği vardı, özel efekt çalışması ve Bay'in becerisi birleşince ortaya görülesi bir çok sahne çıkmıştı. Üstelik bu filmdeki aksiyon sahneleri ilk filmdeki gibi ne olup bittiğini anlamadığınız bir keşmekeşe dönüşmemiş, daha derli toplu ve kolay takip edilebilir bir hal almıştı. Filmin asıl bombası komediye verdiği ağırlıktı, birbiri ardına gelen mizah yüklü diyaloglar ve sahneler, Revenge of The Fallen'ı değme komedi filmlerine taş çıkartan bir yapıma dönüştürmüştü. Bu durumda en büyük aslan payı artık bence bir yıldız olan Shia LeBeouf ve John Turturro'ya ait olsa da ilginç bir şekilde Megan Fox da ön plana çıkmayı başarmıştı. Poz versin diye yerleştirildiği ilk filmden sonra devam filminde daha ön plana çıkmayı başaran Fox, daha sonra Jennifer's Body'de gösterdiği komedi yeteneğinin izlerini burda vermişti. Demokratlara ve 11 eylül sonrası terörle savaş politikasına dair göndermeleriyle tam anlamıyla cumhuriyetçi bir alegoriye dönüşen Revenge of the Fallen'ın en büyük sorunu dağınık ve mantık gözetmeyen senaryosu ve Bay'in filme ne kadar para döktüklerini ele güne göstermek istercesine çekmeye doyamadığı aksiyon sahnelerinden ötürü filmin bi türlü bitmek bilmemesiydi.

Dark of The Moon da senaryo kısmında öncülüyle aynı ölçüde defolu bir yapıya sahip. Gerçi Transformers filmlerinde hikaye robot savaşına yer açsın diye kullanılan bir öğe olmaktan öte bi anlam taşımıyor, ben iki filmde de robotların ne başında kapıştıklarını çok hatırlamıyorum mesela. Ama iki filmin ardından o kadar metropoller, gökdelenler yerle yeksan edilmiş, hem kötü robotlar hem de tüm gizli servisler televizyon kanallarında bas bas "bu çocuk aranıyor" diye bağırmış olduğu halde Sam Witwicky'nin hala "nerde ve nasıl olduğunu anlatamam ama iki kez dünyayı ve sizin hayatınızı kurtardım" diye ortalıkta dolanması ilginç(!). Tabii tüm "o gezegeni buraya taşıycaz" komplosu da ayrı bi soru işareti, madem gezegene restorasyon, bunun için de köle iş gücü lazım, insanları oraya taşısalardı daha kolay olmaz mıydı acaba?(!)
Böylesi noktaların üstüne kafa yormayı reddedip temaşaya yoğunlaşıldığı takdirde ise filmden bir hayli keyif almak mümkün. Zaten filmin ilk yarısında hikayeden ister istemez kopuyorsunuz, ancak şehrin istila edildiği ikinci bölümde film akıcılık kazanıyor. Bir bakıma Black Hawk Down'ın uzaylı versiyonuna dönüşen film, aynı şeye niyetlenip eline yüzüne bulaştıran Battle:Los Angeles'ın yapamadığını yapıyor. Özellikle kimi sahneler çok iyi kotarılmış, ardındaki emeğe gıpta etmekten kendiniz alamıyorsunuz. Sam ve tayfası içindeyken ikiye bölünen binadan kaçış, otobandaki robotlar arası kapışma, paraşütten atlayan askerlerle birlikte başlayan aksiyon resmen dört dörtlük. İkinci filme nazaran mizahın dozu azaltılmış, LaBeouf ve Turturro ellerinden geleni yapıyorlar gene, ama Alan Tudyk bu noktada girdiği her sahneyi çalmayı başarıyor. John Malkovich her zaman olduğu gibi mevcudiyetiyle yer aldığı filme renk katmayı biliyor. Sempatik aktörler Josh Duhamel ve Tyrese Gibson'ın bu filmde pek bir ağırlıkları yok, kadroya yeni katılan Rosie Huntington-Whiteley ise sırf poz versin diye filme sokulmuş, Megan Fox'un yokluğu bir hayli hissediliyor. Özellikle ikinci filmle birlikte Mikaela-Sam ilişkisi inandırıcılık sorununu aşıp geliştirilebilir bir noktaya gelmişti, bu filmle birlikte tekrar başlanılan noktaya dönülmüş, zira böyle bir hatunun Sam Witwicky tipinde biriyle birlikte olabileceğine bi şekilde ikna olsanız da Sam Witwicky gibi bi karakterle hiç bir şekilde yan yana düşünemiyorsunuz. Senaryonun en büyük açmazı bu!


Gelelim 3D mevzusuna... Bu yeni fenomene başından beri bir parça mesafeliyim ama neticede teknoloji her geçen gün durmak bilmeden gelişirken sinemanın da kendini yenilemesi kaçınılmaz bir durum. Dolayısıyla sinemayı bir "seyretme" eylemi olmaktan çıkaracak, hologram şeklinde bir sinema ihtimalinin konuşulup üzerinde çalışıldığı bir döneme denk gelen biri olarak, tarihte sesli ve daha sonrasında renkli filme karşı çıkanlarla aynı saflara düşmemek için bu dönüşümü kucaklamak durumundayım. Zaten konsept itibariyle ben 3 boyutun sinema diline katkıda bulunacağına kaniyim, ama bu imkanın en iyi şekilde değerlendirilmesi lazım. Gel gör ki şu ana kadar seyrettiğim 3 boyutlu filmler içinde bunu hakkıyla başarabilen bir filme de rastlamış değilim. 2 boyutlu çekilip post prodüksiyonda 3d'ye çevrilen Thor gibilerinden bahsetmeye gerek bile yok bu noktada, zira bu filmlerin hepsi yüksek bilet fiyatlarından nemalanmak için hazırlanmış para tuzakları. Ama 3 boyutlu olarak çekildiği iddia edilen Dark of The Moon gibi filmlerin de Thor'dan çok da farklı olmadıklarını görünce insan ister istemez kendini kazıklanmış hissediyor. 
3D'den herkesin kendince beklentisi vardır belki ama benim en büyük beklentim izlediğim filmde 3. boyutun, yani derinliğin idrakine varabilmek. Perdede gördüğüm objelerin etrafımda olduğu hissiyatını bana vermeli 3 boyutlu bir film. Transformers bu açıdan isabetli bir proje çünkü tamamiyle görsellik üzerine kurulu bir film, seyircinin göz bebeklerini yerinde oynatacak 3 boyutlu sahneler oluşturma potansiyeli var. Ama 2,5 saatlik koca film boyunca üç boyutlu bir şey izledğimizi hissetiren bir iki sahneden, hatta sahne bile değil, andan fazlasına sahip değil Transformers 3. Zaten gözlükleri çıkardığınızda da bi nebze bulanıklaşmaya karşın film seyredilebiliyor. Yüzde 70'nin 3 boyutlu çekildiği iddia edilen bir film niye 3 boyutlu değildir? Ya 3 boyutlu sinema şu an geldiği nokta itibariyle vadettiği teknolojik yenilikleri seyirciye sunmaktan uzak, yada yapımcılar bize yalan söylüyor. Üç boyutlu kameraların devasa ebatları nedeniyle aksiyon sahnelerinde kulanımlarının çok pratik olmadığı bilinen birşey zaten. Ama zaten 3.boyutun en işlevsel olduğu sahneler bol adrenalin yüklü sahneler, orda faydalanamayacak olduktan sonra ne anlamı var ki bu tekniği kullanmanın? Gözlük kullanım işkencesi de apayrı bir mevzu, 3 boyutlu sinema bir yerlere gelecekse gözlüğün safdışı bırakılması elzem- ki halihazırda gözlüğe ihtiyaç bırakmayan bir 3D üstüne çalışılıyor bildiğim kadarıyla-. Filmi daha karanlık hale getirdiği yetmiyor gibi benim gibi altyazıları okuyabilmek için gözlük üstüne gözlük takanlara bir kat daha bir ızdırap vadediyor. Daha önce izledikleri içinde bir nebze Tangled'dan memnun kalmış biri olarak (bazılarının dibinin düştüğü Avatar'dan da çok etkilenmemiştim) Dark of the Moon 3D ile ilişkimde bir dönüm noktası teşkil ediyor. Bu film ile birlikte sonradan 3D'ye çevrilen filmlere kesinlikle gitmeme, 3D çekilenlere de önyargıyla yaklaşma kararı almak durumundayım.