Cuma, Aralık 30, 2011

2011'in Hayal Kırıklıkları


Tree of Life(**1/2)

Terence Malick, yeni bin yıla girmeden evvel The Thin Red Line ile, sinema ile nasıl şiir yazılabileceğini göstererek herkesin aklını başından almış, 70'lerdeki çalışmalarından haberdar olmayan bizim gibilere kim bu adam dedirtmişti. Ondan bikaç yıl sonra New World ile karşımıza çıktığında bi önceki filmine şahane oturan sinema dilinin her materyale aynı ölçüde uygulanabilir olmadığına şahit olmuştuk. Tree of Life da aşağı yukarı aynı sorundan muzdarip. Sean Penn'in de filmden memnuniyetsizliğini belirtirken dile getirdiği gibi düz bir sinema diliyle anlatılsa etkili olabilecek bir hikaye, Malick'in ellerinde yer yer sıkıcılaşan bir anlatıya dönüşüyor. Üstelik bu sefer, önceki filmlerinden farklı olarak Malick'in kamerası doğaçlama kareler yakalama peşinde koşarken nerede duracağını bilemez bir görüntü veriyor. Oyuncuların performansları da bundan nasibini almış, ne yaptıklarına dair bi fikirleri yokmuşcasına ortalıkta dolanıyorlar. New World ile birlikte Terence Malick'in bu ikinci ıskası, bi sonraki hatasıyla yeni filmini heyecanla beklediğimiz yönetmenler arasından çıkması olası.


Battle:Los Angeles(**1/2)

Battle:L.A.'den ilk kez fragmanları vesilesiyle haberdar olmuş, çok da heyecanla bekler bir hale gelmiştik. Zira tanıtımlardan öngördüğümüz kadarıyla film bir çeşit District 9-Black Hawk Down kırması olacaktı ve en azından görsel açıdan hayli iddialı bir şey olarak arz-ı endam edecekti. Fakat izlediğimiz film vadettiklerini karşılayamadığı gibi, lüzumsuz bir militarizm ve Amerikan propagandasına bulandırılmış, keyif almanın kolay olmadığı bir yapım olarak karşımıza çıktı.


Terri(**)

Bu filme dair söylenebilecekleri söylemiştik evvelce. Sadece oyuncularının hatırına izlenebilen bir yapım.


13(***)

Bikaç yıl önce İstanbul Film Festivalinde Gela Babluani'nin filmi Tzameti'yi izlediğimde, çıkış noktası itibariyle son derece ilgi çekici olan filmin perdeye aktarılış biçimiyle sıkıcı bir hale dönüştüğünü ve bir yeniden çevrimi bundan daha fazla hak eden bir film olmadığını düşünmüştüm. Aklıma gelmeyen şeyse, yeniden çevrimin başına gene Babluani'nin kendisinin getirileceğiydi. Halihazırda iyi bir hikayeye sahip olmakla kalmayıp kadronuza Jason Statham, Mickey Rourke, Michael Shannon, Alexander Skarsgard gibi kalburüstü oyuncular eklediğiniz halde nasıl vasat bir filme imza atabileceğinize dair ders niteliğinde bir iş çıkarmış Babluani. Filmin öyküsü o kadar iyi ki, yönetmeninin tüm çabalarına rağmen kendini izlettiriyor. Oyuncu kadrosu da ellerinden geleni yapmışlar, Statham'i ilk kez görece dramatik bir rolde izlemek keyifli. Yani son tahlilde aksi yönde tüm çabalara karşın kötü olmayı başaramayan bir film karşımızdaki. Bu listede yer almasının sebebi, kaçırılan fırsata yanmamız.


Pirates of The Caribbean:On Stranger Tides(**1/2)

Johnny Depp'i bir kez daha Jack Sparrow olarak izlemek ilk bakışta fena bir fikir olarak gözükmemişti. Geoffrey Rush da geri dönecekti, hepsinden iyisi Orlando Bloom olmayacaktı. Bunların üstüne Ian McShane ve Penelope Cruz faktörleri de eklenince ister istemez sizi beklentiye sokan bir projeydi Pirates 4. Fakat son kertede elinizde doyurucu bir senaryo olmayınca hepsi boş, karşınıza çıkan bir şekilde izlenebilir olsa da olmasa da olurmuş diye düşüneceğiniz bir film oluyor.