Cumartesi, Nisan 28, 2018

Kodachrome


Netflix'in televizyonculuğun çehresini değiştirdiği inkar edilemez bir gerçek. Hayatımıza binge kavramını sokup dizi izleme alışkanlıklarını kökünden değiştiren servis, aynı devrim ruhunu film alanında da göstermek istiyor ama şu ana kadar hep hüsranla karşılaştı. Hem teatral gösteriminin verdiği etkinlik duygusundan uzak oluşu hem de arka çıktığı filmlerin kalitesine bakmayıp niceliği öne geçirmeleri bu durumun temel müsebbipleri gibi, öyle ki eskinin televizyon filmi gibi ifadesinin karşılığını "netflix filmi gibi" ifadesi almak üzere. 
 

Bu durumun son örneklerinden biri "Kodachrome". İyi kötü belli sayıda indie film izlemiş birçok insana aşina gelecek bir yol hikayesi. Sanatını ailesinin önüne almış bir fotoğrafçı, kanserle boğuşarak geçirdiği hayatının son demlerinde son bir yolculuğa çıkmak istiyor, son kodak filmlerinin basıldığı yere,ki uzun zamandır sakladığı birkaç fotoğrafı baskılayıp sergi yapsın. Bu yolculukta yanında olmasını istediği kişi de oğlu. Oğlunun yapmak istediği son şey ise babasıyla vakit geçirmek,ama gene de evet demekten kendini alamıyor. 
 

Artık arthouse sinemalarda bile kendine yer bulamayan bu tarz sade filmlere Netflix'in kucak açması hem bu filmleri seyirci için erişilebilir kılıyor hem de Netflix'in içerik ihtiyacını gideriyor, dolayısıyla bir kazan-kazan durumu söz konusu. Ama "Kodahcrome"un ilgi çekici oyuncu kadrosu dışında lehine çalışan pek bir özelliği yok ne yazık ki. Kötü bir film demek mümkün değil, izlerken sıkmıyor seyircisini ama başından sonuna o kadar alışıldık yollardan yürüyor ki sırf cepheden bakarak bile hikayenin nereye gidip nasıl sonlanacağını sezebiliyorsunuz. Artık tedavülden kalkan film basımı üzerinden yakında ölecek olan babanın faniliğiyle yüzleşmesi vs. konularda edecek bir iki kelamı vardır belki dedim ama çok yüzeysel geçerek klişe bir "seni seviyorum oğlum" filmine dönüştü. Son zamanlarda komedi janrının dışına taşmaya başlayan Jason Sudeikis, yer yer yadırgatsa da idare eder bir performans sergilerken Ed Harris tıpkı Ed Harris gibi oynamış, pek bir nüans göremedim  ben. Filmin en parlak yanı Elizabeth Olsen ise iki karakter arasında tutkal vazifesi görmek dışında herhangi bir kayda değer özellik atfedilmemiş bir kadını canlandırması itibariyle kastın en haşin harcananı olmuş. Velhasıl olmamış, bu kadroya daha iyisi layıkmış, değerlendirilememiş.